search
top

Yamçı

YAMÇILI KADIN
Her günkü gibi yine sabah ahıra gitti. Sanki akşamdan sabaha özlemişti onları. Sevinç içinde “acıktınız mı kuzularım? işte geldim” diyerek açtı ahırın kapısını. Koyunların o gün melemesi bir hoştu, bir gariplik vardı. “Hayırdır inşallah dedi” içinden. Koyunların başına kötü bir şey mi gelecek, acaba kurt mu saldıracaktı? Yabani bir hayvanın kokusunu aldıklarında, doğum sancısı geldiğinde ve zelzele olacağı zamanlarda koyunlar böyle tuhaf tuhaf melerlerdi. Fakat o günkü melemelerine bir anlam veremedi. Yine evlerinin yamacındaki kayalık tarafa götürecekti hayvanları. Çünkü oralarda ot boldu ve karınlarını iyi doyuruyordu hayvanlar.
Bahar başında yağmur çok yağar Toroslara. Zalike’nin kocası Pamuk Osman öleli birkaç yıl olmuştu. Bir çocukla tek başına kalakalmıştı Zalike. Evde bir kazan kaynaması, ocağın tütmesi gerekiyordu. Köylünün tek geçim kaynağı üç beş keçiyle beş on koyundu. Zalike’nin de koyunları vardı. Onların süt ve yoğurduyla idare edip gidiyorlardı. Arif daha küçük olduğu için ona kıyamıyordu. Bütün işlere kendi koşturuyordu. Arifin bir an önce büyümesini ve okumasını istiyordu. Çünkü köyde bir gelecek göremiyordu. Arif’in hükümet adamı olmasını arzuluyordu. Gerekirse varını yoğunu satıp Arif’i okutacaktı. Hem de ormancı olsun istiyordu.
Zalike’nin hükümet adamı olarak tek tanıdığı ormancılardı. Onlar köye geldiklerinde herkes saygı gösterir ve hürmet ederdi. İzzet ve ikramda kusur edilmezdi. Tere yağ, bal ve yumurta eksik olmazdı onlara açılan sofrada. Kendilerinin yemediğini, çocuklarına yedirmediklerini ormancılara ikram ederlerdi. Ormandan bir odun, hayvanlarına bir dal kesenin yahut evine bir sırık kesip getirenin korkulu rüyasıydı ormancılar. Şapkasıyla yeşil elbisesiyle sanki köylünün kralıydı. Oğlunun böyle saygın bir adam olmasını çok istiyordu Zalike. Hatta birkaç yıl önce ilçeden yanında birkaç kişiyle köye bir keşif için savcı gelmişti de ona, Zalike, “biraz daha okuyup da neden bir ormancı olmadın” demişti.
Ahırdan çıkarken bir, iki üç… on beş hepsini saydı. Hayvanlar tamdı. Hayvanları hem akşam ahıra koyarken hem de sabah çıkarırken muhakkak sayardı. Geçen yıl bir kez saymamıştı da koyunlardan birinin dağda kaldığından haberi olmamıştı. Patika yoldan evin ilerisine kadar hayvanları geçirdi. Eve geldi, ekmeklikten bir ekmek, çökelek derisinden de bir topak çökelek aldı, onları bir yağlığa sararak beline kuşandı. Dışarı çıktı baktı hava hem bulutlu hem de biraz serin, döndü eve yamçısını da aldı. Başını çevirdi gökyüzüne baktı, siyah bulutlar yukarı, aşağı hareketliydi. “Allah’ü âlem bu gün yağmur var.” diye geçirdi içinden. Tecrübesine göre, bulutlar o şekilde hareket ettiği zamanlarda muhakkak yağmur yağardı. Peşinden gelen sese döndü baktı karabaş da peşine düşmüştü, sesini çıkarmadı. Ekmeğine ortak olmasından başka bir zararı yoktu Karabaşın. Hatta bazen faydası da oluyordu. Çevrede yabancı bir insan veya hayvan olursa onun kokusunu hemen alır ve havlayarak onlara gözdağı verirdi. Koyunlar her zamanki gittiği patika yoldan epeyce ilerlemişti. Zalike’de peşlerinden gidiyordu. Zalike bir taraftan Mahmut’u düşünüyor, bir taraftan da koyunların sabahki meleşmeleri zihnini kurcalıyordu. Mahmut için bir sahan yoğurt ayırmıştı, sofradan ekmek alıp onu yiyebilirdi, fakat ona kıyamıyordu, o daha körpeydi. Yanında götürse daha çok perişan olacaktı. Bazen biraz uzakta da olsa Kör Cemal’in çocuğu Yusuf’la oynaması için gidebileceğini söylüyordu Arife. O gün de söylemişti. Koyunlar taşların arasına doğru kıvrılarak ilerleyen bir cılgaya saptılar. Zalike de ileride yüksekçe bir taşın üzerine çıktı ve yamçısını başına aldı. Oradan her tarafı görebiliyor ve koyunların otlamasını seyrediyordu. Koyunlar ağızlarına doldurduğu otları avurtlarında zor çeviriyordu. Gözleri otları orak gibi biçen kara koyuna takıldı. Onu seyrederken önceki yıl, başına gelenleri hatırladı. O zaman çok üzülmüştü, hatırlayınca yine üzüldü. Geçen yıl o koyun dağda kalmıştı. Doğum yapmış ve yavrusunu tilkiye kaptırmıştı. İşte buna Zalike çok üzülmüştü. O günden sonra koyunları gözünün önünden ayırmıyor ve günde birkaç kez de sayıyordu.
Artık gün ortası olmuştu, hafiften serin bir rüzgâr esmeye başladı. Bu gelecek yağmurun habercisiydi. Peşinden şimşek çakmaya başladı ve onu gök gürültüsü takip etti. Olduğu yerden inerek koyunları büyük kayanın kuytu yerine doğru sürdü. Bu arada yağmur iri iri atmaya başladı. Kendi de yamçısına bürünerek büyük bir ardıç ağacının kovuğuna sığındı. Karabaşı da yanına çağırdı, fakat karabaş oralı bile olmadı, gitti biraz ileride koyunların önündeki taşın dibine sığındı. Zaman ilerledikçe yağmur şiddetleniyordu. Zalike’nin gözü koyunlarda aklı Arif’teydi. Acaba dışarıda yağmura mı yakalandı, yemeğini yedi mi, Yusuf’un yanına mı gitti? Sorular peş peşe zihninden geçiyordu. O küçüktü, amma akıllı çocuktu. Başının çaresine bakar diye düşündü. Çünkü o okuyacaktı, hükümet adamı olacaktı. Bir gün okuyup ormancı olursa, ben de onunla giderim ona gösterilen saygı ve hürmeti gözlerimle görürüm. Ona gösterilen saygı bana gösterilmiştir. Ormancı anası olmak nasıl gurur verici bir bahtiyarlıktır diye aklından geçirirken karşı kayadaki kesme ağacına düşen yıldırım alevinin etrafı aydınlatmasıyla yerinden irkildi. Gök öyle gürledi ki kayadan bazı taşlar yuvarlandı. Gayri ihtiyari “Bismillahirrahmanirrahim” dedi ve peşinden üç kez “Gul hü vallaü ahad” ı okudu. Sonra “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed’en abdühu ve resulüh” dedi. Çünkü öyle öğrenmişti büyüklerinden. Hemen cebinden bıçağını çıkararak ardıca sapladı. Eğer ağaçta bir demir varsa yıldırım isabet etmez diye inanılırdı. Çok korktu. Etraftan sel suları akmaya başladı. Koyunlar kafalarını birbirine vererek çokuşmuşlardı kayanın dibinde.
Yine bir şimşek çakmasıyla etraf aydınlandı Zalike korkudan yine besmelesini çekiyordu. Belki besmelesini daha bitirmemişti, kıyamet koptu. Öncekinden daha şiddetli bir gürültüyle Zalike’nin sığındığı ağaca yıldırım isabet ett. Koyunlar oldukları yerden havaya zıplayarak meleşmeye başladılar. Sonra toparlandılar, karabaş, havlamaya başladı. Karabaş havlayınca Zalike muhakkak bir ses verirdi. Şimdi Zalike’den hiç ses çıkmıyordu. Yağmur biraz daha devam ettikten sonra hafifledi. Koyunlar tekrar etrafa dağılarak otlamaya başladılar. Karabaş garip garip sesler çıkarıyordu. Sanki bir şeyler olduğunu anlamıştı. Bir müddet sonra tekrar hava açıldı. Artık gün dönmüş, koyunlar otlayarak eve doğru yönelmişlerdi. Karabaş Zalike’nin yanına geldi, havladı ses yoktu. Kokladı, küçük küçük sesler çıkarıyor, yüzünü yalıyor, fakat Zalike’den yine bir karşılık alamıyordu. Başında çömeldi, kesik kesik ağlamaklı seslerle havlıyordu. Etrafta in cin kalmamıştı, karabaş Zalike’nin başında onu uyandırmaya çalışıyordu. Koyunların bir kısmı eve ulaşmış artık akşam olmuştu. Arif Yusuf’un yanına gitmişti. Akşam Zalike eve gelince, evin yanındaki tümseğe çıkarak Arif’e ya seslenir ya da giderek kendisi alırdı. Vakit ilerlemesine rağmen hiç ses seda yoktu. Vakit biraz daha ilerleyince Kör Cemal evinin önünden,“Zalike, Zalike” diye birkaç kez seslendi. Yine ses seda yoktu. Başına bir hal gelmesin diyerek kalktı, Zalike’nin evine gitti. Fakat ortalıkta kimse yoktu, koyunlar da ahıra konmamıştı. Kör Cemal, endişelendi, nereye gider bu kadın bu saatte, her zaman evinde olan bu kadın nerede kalır? Derenin karşısında oturan Baykara Halil’in Duran’a seslendi.
-Duran emmiii, Duran emmiii,
– Hov
-Bu gün Zalike’yi gördün mü?
-Görmedim, haberim yok. Ne oldu?
-Evine gelmemiş,
-Çocuğuna sordunuz mu, nereye gitmiş?
-Çocuk bizde, sabah hayvanları götürmüştü.
-Lahavle, bekle ben de geliyorum.
O gelene kadar Kör Cemal dağa doğru, “Zalikeee, Zalikeeee” diye avazının çıktığı kadar bağırdı. Sadece sesine kayalardan gelen yankı cevap veriyordu. Etrafa bakıyordu, o arada Duran da geldi.
-Ne oldu bu kadına, nereye gitmiş de gelmedi, diye sordu.
– Bugün Arif bize gelmiş benim Yusuf’la akşama kadar oynamışlar. Arif bizde olduğu zaman akşam namazı çocuğa ya seslenir ya da kendisi gelir alırdı. Bu gün ne geldi, ne de seslendi. Ben de meraklandım buraya kadar geldim, eve baktım etrafa seslendim hiç ses yok diyerek Kör Cemal olayı özetledi. Artık etrafı karanlık sarmıştı. Dağa doru Cemal ve Duran biraz ilerlediler, fakat karanlıktan ilerlemek mümkün olmuyordu. Hafiften bir de rüzgâr uğultusu vardı. Bir ses duyabilir miyiz diye nefeslerini tuttular, dağa kulak verdiler, fakat baykuş sesinden başka bir ses duyulmuyordu. Bu sefer Baykara Halil’in Duran o tok sesiyle “Zalikeee, Zalikeeee” diye seslendi. Yine ses seda yoktu, sadece bir köpek havlaması duyar gibi oldular, bir daha duymayınca uzak köylerden rüzgâr getirdiğini düşündüler ve eli boş geri döndüler. Sabah ola hayraola, sabah tekrar bakalım diyerek Cemal ile Duran ayrıldı. Cemal eve gittiğinde Arif ve Yusuf çoktan uyumuştu.
Sabah erkenden Zalike’nin eveine geldiler, evde kimse yoktu, koyunlar evin etrafında dolaşıyordu. Yalnız o ara farklı bir şey oldu. Karabaş kesik kesik garip bir şekilde havlayarak kayalık taraftan geldi. Kuyruğunu sallayarak Duran ve Cemal’in etrafında dolanmaya başladı. Yeri kokluyor, dağa doğru dönüyor ve uluyarak havlıyordu. Duran yaşlı ve tecrübeliydi Cemale göre. Duran Cemal’e,
-Bu köpek bir şeyler haber veriyor dedi.
O arada Karabaş yine kesik kesik sesler çıkararak, kayalık taraf doğru yürüyor, dönüp dönüp peşine bakıyordu. Adeta peşimden gelin diyordu. Cemal ve Duran köpeğin peşine düştüler epeyce gittiler, köpek gözden kayboldu. Biraz daha gittikten sonra köpek havlamaya başladı. Sesin geldiği yöne doğru ilerlediler. Vardılar baktılar ki Köpek Zalike’nin başucunda çömelmiş, kesik kesik havlıyordu. Zalike ise yamçının içinde hayata gözlerini yummuş yatıyordu.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top