search
top

Varsak Türkmenlerinde Kullanılan Bazı Kelimeler

Kelimeler, düşünceye açılan kapıların anahtarıdır. Bir kimsenin hafızasında ne kadar çok kelime varsa o kadar geniş ve derin düşünebilir. Kelimeler aynı zamanda bir zenginliktir. Her toplum sahip olduğu kelime kadar düşünce üretebilir. Fakat kelimeler hafızalarda olup da kullanılamıyorsa, o kelimeler yaşayan ölü gibidirler. Bir zaman sonra onların ölüsü de dirisi de kaybolur gider. Ama kelimeler insanların dilinde kullanılıyorsa kitaplara girmese de o kelimeler unutulmaz ve hep yaşar. Orhun Abidelerinde ve Divan-ı Lügat’it-Türk’te geçen bazı kelimelerin bu köyde hâlâ kullanılıyor olması yaşatmak için konuşmanın önemini ortaya koymaktadır.
Maalesef köylerde kullanılan pek çok kelime köylü dili diye kitaplara girememiş ve köy hayatına hapsedilmiştir. Köyde günlük hayatta kullanılan; fakat yazılı eserlerde sık rastlanmayan kelimelerden bazıları şunlardır.

Abba:
Bembeyaz. (Dışarılar kardan abba oluş.)
Abdesthane:
Tuvalet. (Abdesthanede ibrik var mı?)
Ağ:
Beyaz. (Ağ celfin yumurtlamaya başladı.)
Akıl baylığı:
Akıl zenginliği. (Allah akıl baylığı versin.)
Amma oldu:
İyi oldu. (Elimden tutmazsan düşersin işte, amma oldu.)
Anaç:
Yaşlı tavuk. (Bizim anaç tavuk yumurtlamıyor.)
Anca:
…e kadar, (Akşama anca varırsın.)
Âri:
Doğru, düz. (Buradan ari git.)
Aş:
Bulgur pilavı. (Sabah aş yedik)
Bağır:
Göğüs. (Bağrım ağrıyor.)
Başak:
Hasat yaparken geride kalan ürün. (Çocuklar ceviz başağı topluyor.)
Bazlama:
Un elendikten sonra elek üzerinde kalan kepekli undan yapılan ince çörek. (Ekmek kalmamıştı anam bazlama yaptı.)
Belik:
Saç örgüsü. (Kızın belikleri çok uzundu.)
Bıçmak:
Testereyle kesmek. (Bu gün akşama kadar ağaç bıçtık.)
Bıldır:
Geçen yıl. (Bıldır üzümler çoktu.)
Bılız:
Gayrimüslim çocukları için söylenir. (Bir bılızı döğmüşler.)
Bibi:
Hala. (Dün bibim geldi.)
Bissahâl:
Biraz sonra. (Daha gelmedi bissahal gelir.)
Böcü:
Domuz için kullanılır. (Tarlayı bu gece böcüler dürtmüş)
Böğelek:
Büyük baş hayvanları rahatsız eden bir böcek. (Öküzü böğelek tuttu.)
Buvat:
Akar suyun göl oluşturduğu yer. (Çocuklar buvatta çimiyordu.)
Cambaklamak:
İleri geri konuşma, saçmalama.(Kadın yine cambakladı.)

Cangama:
Ağız kavgası. (Adamlar sınır yüzünden cangama ettiler.)
Cavlak:
Soyulmuş, çıplak. (Çocuğun kafası cascavlak olmuş.)
Cebelleşmek:
Uğraşmak. (Çocuk benimle cebelleşme.)
Celfin:
Tavukların henüz yumurtlamaya başlamadan önceki dönemi. Piliç, taze tavuk. (Kara celfini bugün kuş almış.)
Cıba:
Domuz yavrusu. (Bu gün gündüz vakti yolda domuz cıbasına rastladık.)
Cıbıdık:
Islak (Yağmurda cıbıdığı çıkmış)
Cılga:
Dar, taşlı yol. (Şuradan ulu yola bir cılga çıkar.)
Cılk:
Bozulmuş yumurta. (Aldığım yumurta cılk çıktı.)
Cıngar:
Oyun bozan. (Bu çocuk her zaman oyunda cıngar çıkarır.)
Cırlavuk:
Ağustos böceği. (Sıcağın başlamasıyla cıllavuklar da ötmeye başladı.)

Cü, cüü, cüüü:
Tavukları toplamak için çağırma. (Bibim tavukları cücüüü diyerek çağırdı.)
Cücük:
Tavuğun küçük yavrusu. (Tavuğun cücüğünü gözümüzün önünde yılan aldı.)
Cüvare:
Sigara. (Sakallı dede, gırcalıdan cüvare sardı.)
Çabıt:
Bez parçası. (Ağacın dalına bir çabıt bağla da rüzgârın yönünü bilelim.)
Çara:
Memeli hayvanların kızgınlık zamanlarında ve doğumları yaklaşınca dişilik organlarından akan sıvı. (Keçi çaralamış kuzlaması yakın.)
Çem:
Sulu ve otlu olan yer. (Hayvanı çeme bağladım.)
Çelmemek:
Sıvamak. (Dedem abdest almak için kollarını çelmedi.)
Çıngıl:
Üzüm salkımının bir parçası. (Çocuğa bir çıngıl bile vermedi.)
Çimmek:
Yıkanmak. (Çocuklar derede çimiyorlardı.)

Çinçik:
Küçük kuşların tümüne verilen genel ad. (Akşama kadar on çinçik vurdum.)
Çingil:
Kulplu küçük su kabı. (Çingilde süt vardı.)
Çoturuk:
Dalları ucundan budanmış asmayı üzerinde taşıyan kuru ağaç. (Asmayı çoturuğa attım.)
Çotanak:
Birden fazla dal veya meyvenin birleşmesi. (Bu yıl cevizler çotanak çotanak)
Çömçe Balığı:
Kurbağanın yumurtadan çıktıktan sonraki kuyruklu dönemi. (Pınarda pek çok çömçe balığı vardı.)
Çüüş:
Eşeği durdurmak için söylenir. (İnmek için eşeğe şüüş dedi.)
Cübür:
Küçük kırıntılar. (Çayı cübürlü koymuş)
Dar-davış:
Ses-seda. (Kimseden dar-davış yok.)
Debelenmek:
Tepinmek, çırpınmak.(Çocuk tozun içinde debelendi durdu.)
Depik:
Tekme, çifte atmak. (At sahibine depik attı.)

Deşirmek:
Toplamak. (Kızlar kiraz deşirmeye gitmiş.)
Dıkız:
Bir şeyi ağzına kadar doldurmak. (Helke dıkızlanmış.)
Dımılık:
Hafif ılık. (Süt dımılık olunca yoğurt çal.)
Döleşmek:
Yuvarlanırken bir yere takılıp kalmak. (Yuvarlanan elma çalının içinde döleşti.)
Dulda:
Rüzgâr almayan yer. Kuytu. (Burası rüzgârlı dulda bir yere geçelim.)
Düğürcük:
Yarma ve pekmezle yapılan kışın yenen bir tür tatlı. (Gelin bacım çocukların eline birer düğürcük verdi.)
Ebe kösten:
Pembe renkte çiçek açan, yeşil yapraklı yumrulu bir bitki. (Bahar gelince ebe köstenler açar.)
Eğdi:
Genellikle tahta kaşıkların içini oymak için kullanılan alet. (Eğdisi olmayan kaşık yapamaz.)

Eke:
Küçük olduğu halde büyük gibi davranan. (Ali, eke bir çocuk.)
Ekşimenek:
Dağlarda yetişen ve yenen ekşi bir çeşit ot. (Kuzuları yayarken ekşimenek topladık.)
Elbiz:
Örümceğe verilen ad. (Evin tavanına elbizler yuva yapmış.)
Eletmek:
Götürmek, iletmek. (Şu keseri babana eletiver.)
Ellehem:
Allah bilir. (Ellehem, bir gün sonra geleceğini söylemişti.)
Emmi:
Amca. (Emmime gidiyorum.)
Entari:
Bayanların boydan topuga kadar uzun olan elbisesi. (Kız yeni entarisini giymiş.)
Erinmek:
İsteksiz davranmak. (Erinme, şu işin ucundan tutuver.)
Esemesiz:
Yakışıksız, münasebetsiz. (Esemesiz esemesiz konuşma.)
Essah:
Doğru, gerçek. (Essah mı söylüyorsun?)
Eşkere:
Açıkça. (Adam tehdidini eşkere söyledi.)

Evbark:
Ev. (Senin evin barkın yok mu?)
Evmek:
Acele etmek.(Vakit var evmene gerek yok.)
Evsin:
Avcının gizlendiği siper. (Bu evsini keklik avcıları yapmış.)
Evsmek:
Bulgurun taş veya kepeğini lengeri ile serperek ayıklamak. (Anam, bulgur evsiyor.)
Ey, eh:
Tamam, yeter, kâfi.(Ey, daha doldurma.)
Ezentere:
İpeksi yapraklı kırmızı küçük taneli meyvesi olan bodur bir bitki. (Keklik Ezentere’nin dibine yuva yapmış.)
Farız:
Kurnaz. (Ahmet çok farız bir çocuk)
Firez:
Biçilmiş tarlada kalan ekin kökleri.(Çocuğun ayağına firez battı.)
Firik:
Taze sebze, meyve.(Darılar firik olmuş.)
Gadasını aldığım:
Kurban olmak.
(Gel gadasını aldığım,
yanıma otur.)

Galıç:
Küçük orak. (Benim galıç kesmez oldu.)
Gamalak:
Ladin ağacına verilen ad
(Gamalak ammada uzamış.)
Gamga, yonga:
Lataları inceltirken çıkan
büyükce kamaz. (Bu
yongalar ateşte güzel yanar.)
Gandallamak:
Gelişi güzel karıştırmak.
(Çocuk, evi gandallama.)
Gapız:
Derenin derin ve sarp yeri
(Hayvan gapıza düşmüş.)
Garali:
Siyah renkli, çürük ağaçlara yuva yapan, büyükçe bir arı türü. (Çocuklar karalinin yuvasını bozmuş.)
Garamet:
İftira, kara çalmak. (Onun garametinden Allah korusun.)
Geçinmek:
Ölmek. (Ahmet emmi bu gece geçinmiş.)
Gelinbacı:
Yenge. (Bu kalemi gelinbacım verdi.)
Gelleğen:
Kelebekle arı arası bir böcek türü. (Bu sene gelleğen çok var.)

Gen:
nazal “n” ile Geniş. (At köşeyi genden dönemedi.)
Gevi:
Hayvanların midesine
depoladığı yiyecekleri
dinlenirken çıkartıp öğütmesi.
(Ağacın gölgesinde keçiler
geviş getiriyordu.)
Gevmek:
Çiğnemek. (Yaşlı adam
lokmayı gevemedi.)
Geyn:
Geviş getiren hayvanların
dişilik organı.
Gıran gelmek:
Salgın hastalık gelmesi.
(Bu yıl tavuklara gıran geldi.)
Gırcalı:
İçimi sert olan işlenmemiş
tütün. (Mehmet emmim
gırcalıdan bir cüvare sardı.)
Gıydırmak:
Elindekini yatay bir şekilde
atmak. (Elindeki ince taşı
gıydırdı.)
Gidişmek:
Kaşınmak. (Sağ elimin içi
gidişiyor.)
Goyak:
Yağmur salarının derelere
aktığı küçük vadi.
(Goyaklardan su akmıyordu.)
Gölük:
Yük hayvanı. (Gölüğe fazla
yük yüklemişler.)
Götünde:
Arkasında. (Çocuklar evin
götünde konuşuyorlardı.)
Gubur:
Şimşir ağacından barut
koymak için yapılmış olan
nakışlı barut kabı. (Guburda
bir atımlık barut kaldı.)
Gûven:
Büyük baş hayvanları aşırı
rahatsız eden büyük bir sinek.
(Gûven ısırınca hayvan
huysuzlandı.)
Guzlamak:
Hayvanların yavrulaması.
(Bu koyun yarın kesin guzlar.)
Guzluk:
Kuzu ve oğlakları koymak için dörtgen veya beşgen şeklinde ince ağaçların birbirine paralel konmasyla yapılan ağıl. (Oğlakları akşam guzluğa koydum.)
Gübür:
Küçük döküntüler. (Evin kızı gübürleri süpürüyordu.)
Gücük:
Kısa, küçük, bodur boylu. (Köyde bir gücük Ali vardı.)
Güdük:
Önü kapalı yakasında bir veya iki düğmesi olan bir gömlek türü. (Güdüğümün düğmesi düştü.)

Hacıufak:
Yufka ekmek kırıntılarından, soğan, domates ve çökelek ile sıkma şeklinde yapılan bir tür yiyecek. (Eve gittiğimde anam hacı ufak yapmıştı.)
Hamaylı:
Boyna asılan büyükçe muska. (Hamaylımı kaybettim.)
Harıç:
Meyve vermeyen ağaç. (Evin önündeki harıç dudu aşıladım.)
Hayma:
Dört direk üzerine birkaç ağaç koyarak yapılan basit çardak.(Yıldızları seyrederek bu gece haymada uyuduk.)
Hê:
Evet, tamam. (Senin adın Ahmet mi dedim, hê dedi.)
Hebil:
Kayalara ve ağaçlara yapışarak büyüyen bir çeşit sarmaşık. (Bu ağaçta çok hebil var.)
Helâ:
Tuvalet. (Helâ, evin arka tarafındadır.)
Helik:
Küçük taş. (Bir liram heliğin içine düştü.)
Hışım:
Felaket derecesinde yağış olması. (Bıldır eylülde bir hışım oldu, mallarımız hep sele gitti.)
Hobbak:
Olgunlaşmamış ham. (Mayanın hobbakları bu sene hep döküldü.)
Hopur:
Tarla açmak için kesilen ağaçlar. (Adam hopur kırmış.)
Horanta:
Aile. (Senin horantan kimlerdendir?)
Hoş hooş:
Keçileri sağarken rahat durması için söylenen söz. (Hooş kızım hoooş, hoş.)
Hoşminik:
Karınca ve böcekleri
yakalamak için yumuşak
topraklara huni şeklinde tuzak
kuran ağzı çengelli bir böcek.
(Çocuklar hoşminikle
oynuyorlardı.)
Höküş:
Keçi ve oğlağı birbirinden ayırmak için söylenen söz. (Çoban oğlakları keçilerden ayırırken höküş, hüküş, höküş diyordu.)
Hüllengeç:
Salıncak. (Ağacın dalına bir hüllengeç kudum.)
İbik:
Tavuk veya kuşların gagası. (Tavuk ibiği ile yemleri topluyor.)

İncik:
Diz kapağının ön kısmı. (İnciğime bir ağrı girdi, dayanılacak gibi değil.)
İşmar:
El göz ile işaret yapmak. (Bana neden işmar edip duruyorsun)
Kanırtmak:
Yerinden oynatmak kaldırmaya çalışmak. (Genç taşı kanırttı, fakat kaldıramadı.)
Katran:
Çam veya sedir ağacının reçinesinden elde edilen zift. Sedir ağacına verilen ad. (Uyuz keçiye katran sürdüler.)
Kayrak:
Ekime elverişli olmayan küçük taşlı yer. (Kayrakları aldım kuzulara fırlattım.)
Kele:
Kadınlara karşı kullanılan hitap şekli. (Nerede kaldın kele.)
Keleş:
Güzel. (Kumaşın üzerindeki güller ne keleş.)
Kepmek: Göçmek. (Arı damı kepmiş.)
Kıç:
Hayvan ayağı. (Keçinin kıçı kırılmış.)
Kıska: Ekmek için ayrılan küçük soğan. (Kıskalar çürümüş)
Kızıl:
Kırmızı. (Çocuklar kızıl dudun başındaydılar.)
Kirç:
Kurumuş çam yaprağı. (Körpelerin altına atmak için kirç topladık.)
Kopmak:
Koşmak. (Haydi kopuver de pınardan bir soğuk su getir.)
Koyuncuk:
Taşların altında ve ağaç kabuklarının arasında yaşayan beyaz ve şeffaf karınca. (Ağaç kabuğunun altından ne çok koyuncuk çıktı.)
Körmen:
Genellikle kayalarda yetişen sarımsağa benzeyen ve yenilen bir bitki. (Çobanlar yemek için kayadan körmen aldılar.)
Kösele taşı:
Bıçak, balta ve keser gibi kesicileri bilemeye yarayan taş. Bileği. (Kösele taşı kırıldı.)
Kuz:
Güneş görmeyen yer. (Bu gün davarları kuza sürdüler.)
Kücü:
Iıstarda ipleri ayırmaya yarayan çözgü. (Kücünün kenarı kırıldı.)
Künnümek:
Hayvanların bir gölgede dinlenmesi. (Koyunlar sıcakta duvar dibinde künnüyor.)
Kürü:
Eşeğin yeni doğmuş yavrusu. (Kürüyü eşeğin arkasına salmayın.)
Kürümek:
Kar, zibil ve toprak gibi şeyleri kürekle sıyırmak. (Damın karını yalnız başıma kürüdüm.)
Küymek:
Beklemek. (Küydüm küydüm gelmedi.)
Mazı:
Meşe ağacının bir türü. (Bu mazının pelitleri tatlıymış.)
Meymenetsiz:
Uğursuz, hayırsız. (O adamda meymenet yoktu.)
Mısmıl:
Murdar olmayan. (Senin kestiğin hayvan mısmıl mı?)
Middik:
Genellikle bostanlarda ot ve böceklerle beslenen küçük bir kuş. (Mittik kuşu sinek yakalıyordu.)
Miltan:
Bir tür gömlek. (Yeni bir miltan aldım.)
Murdar:
Kirli, pis olan. (Domuz murdar bir hayvandır.)
Okra:
Davarların belindeki kurtçuk/parazit. (Bu hayvanın sırtında pek çok okra var.)

Omuzlağı:
Omuzda taşınan kalın odun parçası. (Şu omuzlağı al eve kadar götür.)
Öllemek:
Yukarı çıkmak, tırmanmak. (Çocuk buradan tepeye yukarı ölledi gitti.)
Örklemek:
Hayvanları otlak bir yere bağlamak. (Kısrağı çeme örkle de gel.)
Ötürmek:
Hayvanın ishal olması. (Bugün sarı çebiç ötürmüş.)
Öykenmek:
Aynı söz veya davranışı tekrar ederek taklit etmek. (Öykenme yüzünden çocuklar arasında kavga çıktı.)
Palas:
Kekliğin yavrusu. (Ekin biçerken çok palas vardı.)
Pança:
Avuç. (Pança pança kiraz aldı.)
Paytar:
Bayır. (Adamlar paytardan geçip gittiler.)
Pelit:
Meşe ve kesme ağaçlarının meyvesi. Palamut. (Tatlı pelitler kestane gibidir.)
Peyik:
Şalvarın üçgen biçimindeki ağı. (Bu şalvarın peyiği biraz uzun olmuş.)
Pırtmak:
Elden veya bağlı bir yerden kurtulmak. (Hayvan bağından pırtmış ve gitmiş.)
Pısmak:
Yere yaslanarak saklanmak, gizlenmek. (Jandarmayı gören çocuk çalının dibine pısmış.)
Pıynar:
Kesme ağacının dikensiz küçük yapraklı bir türü. (Oğlaklara pıynar dalı getirdim.)
Pisi, pisi:
Kedi çağırmak için sesleniş. (Gel, pisi pisi, pisi.)
Pişi, pişi:
Köpek çağırmak için sesleniş. (Gel, pişi pişi, pişi.)
Piyeh, piyeh:
İnek sağarken ineğin durması için söylenen söz. (Piyeh ineğim, piyeh, piyeh.)
Pola:
Tavukların yumurtlaması için yuvada bırakılan tek yumurta. (Çocuk yuvadaki polayı da almış.)
Purç:
Ağaçların bahara doğru yaprağa durması. (Yakında purçlar yaparak olur.)
Pür:
Çam ağacı yaprağı. (Çamın pürleri kuruyunca kirç olur.)
Salak:
Nadasa bırakılmayan ekili bölge. (Bu sene ekin salağı Kızıl Tepedir.)
Seklem:
Eksik, noksan. (Seklem akıllı çocuk)
Sellavu:
Düşüncesizce konuşan. (sellavu sellavu konuşuyor.)
Semiz:
Besili. (Satılan inek çok semizdi.)
Seyirtmek:
Koşmak. (Seyirt giden adama yetişiver.)
Sıçmalık:
Tuvalet. (Sıçmalık evden uzaktadır.)
Sıpa:
Eşek yavrusunun biraz büyümüş hali. (Kürü büyür sıpa olur, sıpa büyür eşek olur.)
Sırım:
Deriden veya lastikten ince uzun dilme. (Sapan yapmak için sırım dildi.)
Sıymık:
Baharda çam veya sedir ağaçlarının gövdesinden koparılan kabukların yüzeyindeki ince ve tatlı tabaka. (Bu gün çocuklar sıymık için çam ağacını soymuşlar.)

Sibik:
Serginin bir köşesi. ( Şu bezin bir sibiğinden de sen tut kaldıralım.)
Sidik:
İdrar. ( Sen onunla sidik yarıştıramazsın.)
Siğmek:
Tekelerin çiftleşme zamanı yaptığı idrar. (Bu sene tekeler erken siğmeye başladı.)
Sokum:
Dürüm. (Ekmek yapanlar çocuklara birer sokum verdiler.)
Söykenmek:
Yaslanmak, dayanmak. (Bastonundan başkasına söykenme.)
Şakıldak:
Değirmen taşının üzerine takılan buğdayları dökülmesini sağlayan tahtadan yapılan alet. Çok, anlamında da kullanılır. Koyunların kuyruk altında yüne yapışarak kuruyan pislik. (Değirmenin şakıldağı bozulmuş. Bu yıl erikler şakıldak gibi tuttu. Koyun şakıldaktan zor yürüyor.)
Şalvar:
Ağı bol olan ve bele bir uçkurla bağlanan, bir tür giysi. (O gün kara bir şalvar giymişti.)

Şarlak:
Şelale. (Şarlaktan sular şarıl şarıl akıyor.)
Şinnimek:
Şımarmak. (Çocuklar! Şinnimeyin)
Taman :
Hani, öyle ya, değimli. (Taman dün gelmiştim.)
Tâni:
Bak, seyret. (Tâni bakalım baban geliyor mu?)
Taplı:
Uygun, düzgün. (Bu keser elime çok taplı.)
Tebelleş:
Yerleşme, musallat olmak. (Tavuklara bir alıcı kuş tebelleş oldu.)
Teleme:
Sütün incirle veya altın çilek suyu ile pıhtılaştırılması. (Sütü teleme çal geliyorum.)
Tersimek:
Hafif terlemek (Hasta tersimiş.)
Tevek:
Asma yaprağı. (Bugün sarma için tevek toplamışlar.)
Tın:
Üzüm tanesi. (Tınların yarısı olgunlaşmamıştı.)
Tırım:
Fundalık, çalılık. (Tavşan tırımların içine girdi.)

Tısnık:
Parmak ucuyla vurmak, fiske. (Öğrencilerime bir tısnık dahi vurmadım.)
Tokanak:
Yüklü hayvanın yol kenarındaki bir cisme çarpması. (Eşek taşa tokanak vurmuş.)
Torak:
Çam ve katran ağaçlarının henüz uzamamış küçük boylu hali. (Kurt sık torakların arasında yatıyormuş, kaçtı.)
Toruk:
Tavşan yavrusu. (Bir tavşan toruğu yakaladım.)
Tosurdamak:
Kızan kişinin kendi kendine söylenmesi. (Ne tosurduyorsun gel de yüzüme söyle.)
Tüğmek:
Atlamak, kaybolmak, sıvışmak. (İşi görünce kaşla göz arasında tüğdü gitti.)
Ufra:
Yufka ekmek açılırken ekmeğin yapışmaması için üzerine atılan kepekli un. (Ufralı ekmekler daha sağlıklıdır.)
Umsunmak:
Canı çekmek, beklenti içine girmek. (Hamile kadın umsun olmuş.)
Usturup:
Uygun. (Böyle usturuplu otur ve konuş.)
Ürtmek:
Soğanın çiçek açan yaprağı. Dıbız da denir. (Soğanlar ürtmeklemiş.)
Üşenmek:
İş yapmaya isteksiz olmak. (İş yapmaktan üşeniyorsan işe gelme.)
Ütmek:
Oyunda yenmek. (Yüzük oyununda biz üttük.)
Üvez:
Bir tür sivri sinek. (Bu gece çok üvez vardı.)
Üzmek:
Koparmak, kırmak.(Kendir nerdeyse üzülecekti.)
Varan gelen:
Istarda ipleri ayırmaya yarayan ağaç. (Varan gelenin yenisini yapacağım.)
Verep:
Hafif yokuş, rampa. (Evin yolu verepti.)
Yağar:
Semerin hayvan sırtında açtığı yara. (Hayvanın sırtı yağar olmuş.)
Yağız:
Kara. (Misafirin yağız bir beygiri vardı.)

Yağlık:
Başörtüsü. (Köyde başı yağlıksız bir kadın yoktur.)
Yağmırça:
Bahar aylarında yağan yağmurun durmasıyla çıkan sarı siyah renkleri olan bir kertenkele türü. (Yağmurdan sonra yağmırça çıkmıştı.)
Yakağan:
Yaz gecelerinde insanı sessizce gelip ısırsan sivri sinek. (Dün gece çok yakağan vardı uyuyamadım.)
Yalınayak:
Ayakkabısız. (Küçük çocuklar yalın ayak dolaşıyordu.
Yanaz:
(“n” genizden söylenir.) Arsız, aksi. (Ne yanaz çocuk, söz de kar etmiyor.)
Yar:
Uçurum. (İnek yardan düşmüş.)
Yavan:
Yağsız, tatsız. (Çorba çok yavan olmuştur.
Yayan-Yapıldak:
Bineksiz. (Adam yayan yapıldak yola düşmüş.)
Yaygaracı :
Greksiz bağırıp çağıran. (Çocuk yok yerden yaygarayı kopardı.)
Yaykamak:
Yıkamak, çalkalamak. (Süt kabını yaykadım.)
Yaylım:
Otlak. (Kaya diplerinde yaylım çok.)
Yaymak:
Otlatmak. (Çoban koyunları yayıyordu).
Yazı:
Düz ova. (Yazı, yağmur suyuyla göl olmuş.)
Yazmak:
Sermek. (Yatakları yazdınız mı?)
Yeğinleşmek:
Artarak hızlanmak. (Dereyi geçmek için acele edin su yeğinleşiyor.)
Yırak:
Uzak. (Su aldığımız yer çok yırak.)
Yonga:
Ağaçların yontulduktan sonra çıkan kabuğu.( Ağacın yongası güzel yanıyor.)
Yumak:
Yıkamak/ip yumağı. (Bu gün yunak yuma günüdür.)
Zahar:
Herhalde, demek ki. (Gelir zahar, biraz bekleyelim.)

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top