search
top

türkmenistan

EY BENİM SEVGİLİM, EY ANA YURDUM!…
M. NİHAT MALKOÇ

“Yıllardır, yıllardır hayaller kurdum,
Seni anam gibi aradım durdum,
Ey benim sevgilim, ey ana yurdum,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.”
(Osman Yüksel Serdengeçti)

Türk Cumhuriyetlerine öğretmen alımı imtihanının neticesi elime geçtiğinde çok heyecanlanmıştım. Kazanmıştım imtihanı!…Hem de Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’a tayin edilmiştim. Akçaabat’tan Aşkabat’a gidecektim. Söylemesi bile bir hoş, alabildiğine şiirsel… Akçaabat’tan Aşkabat’a!… Başım masmavi göklere değmişti. Kuştan hafif olmuştum sanki.
Üç yılım geçecekti ata topraklarında… Milenyumun ortasında İstanbul’dan Aşkabat’a uçtuk bir gece yarısı… Arkamızda bıraktık candan sevdiklerimizi. İlk kez çıkıyorduk yurtdışına. Onun için fazlasıyla buruk bir ruh hâlimiz vardı. Onun içindir ki Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya…” dizesi gönül duvarlarına çarpıp öylece yankılanıyordu içimde.
Ata diyarı Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’a 23 mefküreci Türk öğretmenle beraberce gidiyorduk. Koltuğumuza oturduk; uçak pistte hareket etmeye başladı. Biraz sonra da ayağımız yerden kesildi. Artık İstanbul semalarındaydık. O anda “İstanbul Kanatlarımın Altında” filminde figüran hissettim kendimi. Hakikaten İstanbul kanatlarımızın altındaydı. Her şey bir film gibiydi. Fakat yaşadıklarımızın hepsi hakikatti. Anavatandan hasretini duyduğum ata vatana gidiyorduk.
Kopuzların ve sazların kırıldığı, ozanların ve şamanların söylemez olduğu, coşkun ırmakların kuruyup çağlamaz olduğu, sürülerin dağılıp yaylamaz olduğu, gelinlerin ve kızların karalar bağladığı; kara göklerin(d)e gündüz güneş, gece ay’ın doğmadığı yaslı bir coğrafyaya yol alıyordum buz gibi bir eylül akşamında. Sanki rüzgârlarla yarışan deli taylar, dört nala geçiyordu ruhumun bozkırlarından. Düşlerimi üşüyen hissiyatıma yorgan ederek, göklerin boşluğunda yol alıyordum. Zaman başka bir boyutta seyrü sefer ederken, gözlerim masmavi ufukları tarıyordu.
Uçağımız Hazar Denizi üzerinden geçerken içimdeki yılkı atlarını salıyordum düşlerimin uçsuz bucaksız bozkırlarına. Üç kıtada dimdik duranların bir evlâdı, kutlu irfan davasının bir neferi olarak körpe çocukların yetmiş seneden beri zehir akıtılmış zihin bahçelerini gül suyuyla sulayıp ekip biçecektim.Yunus Emre’nin deyimiyle “gönüller yapmaya” gelmiştik ata topraklarına. Zira bir millet iki devletti Türkmenistan’la Türkiye. Her ikisi de Selçuklu Türkmenlerinin bakiyesiydi. Yetmiş yıllık uzun bir ayrılıktan sonra, elmanın bir yarısı öbür yarısına kavuşarak bütünleşmişti. Üzerimizde tarihî bir sorumluluk vardı. Bize bu günleri gösteren Allah’a ne kadar şükretsek azdı.
Güneş üstümüzde, bulutlar ise altımızdaydı. Belli bir zaman geçtikten sonra yüksek, karlı bir dağ gözüme ilişti. Yanımda esmer yüzlü bir Türkmen delikanlısı oturuyordu. “Şu karşıda görünen yüce karlı dağ Ağrı Dağı mıdır?” diye sordum. “Evet” dercesine başını salladı. Ağrı Dağı’nı tepeden görmek de varmış kaderimizde… Sonra Ermenistan topraklarına, ardından da Hazar Denizi’ne ulaştık. Sonra uçsuz bucaksız bir çöl başladı. Yolculuğa başladığımızdan beri üç saati aşkın bir zaman geçmişti ki kaptan pilot, birazdan Aşkabat Hava Alanı’na ineceğimizi haber verdi bizlere.
İstanbul’dan Aşkabat’a olan yolculuğumuz üç saat on beş dakika sürmüştü. Ama bu yolculuk bana sanki bir asır kadar uzun gelmişti. Çünkü bir an evvel ata vatanın o mübarek topraklarına ayak basma arzusu, Türkmen kardeşlerimi görme iştiyakı vardı içimde!…
Uzun bir uçak yolculuğun ertesinde üç saat sonra Aşkabat Havaalanı’ndaydık. Evvela bulutların arasından temaşa eyledik şirin Aşkabat’ı… Uçağın lastikleri yere değmeden kanım ısındı bu şehre. Sanki öz vatanıma gelmiş gibiydim. Gerçi bu cümledeki “sanki” ifadesi yersiz… Burası gerçek(öz) vatanımızdı. Ceddimiz asırlar evvel buradan Anadolu yollarına düşmüştü.
Ata topraklarına ayak basmanın sevinci ve heyecanı vardı içimde. Güneş yanığı yüzleriyle soydaşlarımız karşıladı bizi havaalanında. Fakat havaalanındaki kontrol noktalarından geçmek hiç de kolay olmadı. Sanki işlemler bilerek daha da uzatılıyordu. Havaalanında bavullarımız x-ray cihazından geçtikten sonra, bir de elle didik didik arandı. Belli ki yetmiş sene Rus istilasında inim inim inleyen bu mahzun coğrafyada güvenin g’si kalmamıştı. Bu garabetin canımızı sıkmasına müsaade etmedik. Zira böyle şeyler sadece burada değil, pekâlâ çok yerde olabilirdi.
Atandığım okulun Türk müdürü ve Türkmen müdür yardımcısı birlikte beni karşılamaya gelmişlerdi. Gece vakti havaalanından şehre gelirken şehrin bir ışık denizini andırması dikkatimi çekmişti. Ertesi gün ilk işimiz cebimizdeki dolarları Türkmenistan’ın milli para birimi olan manata çevirmekti. Yüz dolar bozdurmuştum. Fakat karşılığında bir poşet dolusu manat almıştım. Bu paraların ne cüzdanda, ne de cepte saklanması mükündü. Kendimi banker havasına kaptırmıştım.
Türkmenistan’da yaşamak tabir caizse bedavaydı. Su, elektrik, doğalgaz bedelsizdi. Bir depo benzin bir dolar civarında. Şehirde Rusya zamanından kalma binaların tamamı mermer kaplanmış. Aşkabat sanki ak saray’a dönüşmüş. Yüzde sekseni çöl olan bir ülkede, yemyeşil bir vaha gibi duruyordu Aşkabat. Geniş, görkemli parkları ve suların raks ettiği havuzları göz kamaştırıyordu.
Ezanlar buz tutmuştu mahzun coğrafyanın minarelerinde. Demir perdenin kıskacında havada yıldızlar, dağda kar üşüyordu. Tutsak soydaşların türkülerinde dört mevsim ötede bir bahar üşüyordu. Bu kadim coğrafyanın duman olup dağlarına ağasım, yağmur olup çöllerine bereketli nisan yağmurları gibi yağasım, gün görmeyen karanlıklarına sımsıcak ve mütebessim bir güneş misali doğasım geliyordu. Gurbet akşamlarında yüreğim ıssız dağ başlarını andırıyordu biteviye…
Övezcan’ı tanıdım ata topraklarında. Sanki Dede Korkut’un ve Sultan Sencer’in büyüyüp de küçülmüş hâliydi. Hüznün gölgesi sinmişti bakışlarına. Dalıp dalıp giderdi derslerde şiir okuduğumda. Sükût ettikçe konuşur gibiydi. Belli ki hayatın ağır yükü ağır gelmişti çelimsiz omuzlarına. Ta Daşoğuz’dan gelmişti payitaht Aşkabat’a. Bıkmıştı mollaların dini yalan yanlış anlatmalarından. Türkiye’nin İlâhiyat Mektebi açtığını duymuş, koşup gelmişti uzaklardan. Dinini diyanetini öğrenecekti burada. Bu uğurda annesini ve üç kardeşini de sahipsiz bırakmıştı çöllerde.
Övezcan, annesinin ve kardeşlerinin nafakasını da temin etmek zorundaydı. Zira kendisi henüz iki yaşındayken Rus İstihbaratında çalışan babası bir faili meçhule kurban gitmişti. Sahipsiz kalmışlardı uçsuz bucaksız Daşoğuz çöllerinde. Annesinin tandırda pişirdiği çörekleri satarak ailenin nefakasını sağlıyordu küçük Övezcan…. Bu yüzden annesi, oğlunu tahsil için başkente uğurlarken gözyaşları kabarmış, ruhunun tenha köşelerinde nice gelgitler yaşamıştı.
Övezcan’ı ilk derste alfabemizin harflerini yazmak üzere tahtaya kaldırmak istediğimde tereddüt etmiş, kalkmak istememişti. Israr edince kalkmak zorunda kalmıştı. Fakat ayağına bir şey batar gibi, yere basmakta zorlanıyordu zavallı. Süeti iyice soyulmuş ayakkabıları, geniş ve taraklı ayaklarında küçücük kalıyordu. Harfleri alelacele yazdıktan sonra canı yana yana yerine oturmuştu.
Âh Övez âh!… Nerden bilebilirdim 40 numaralı ayağına, abinden kalma 36 numara ayakkabı giydiğini? Nerden bilebilirdim dizlerine kadar inen, üzerindeki rengi solmuş ceketin abinden sana miras kaldığını… Tam bu noktada Mevlâna’nın şu ibretlik sözü geldi aklıma: “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok” Üzerinde sana layık bir elbise olmasa da elbisenin içinde adam gibi bir adam vardı. Mühim olan da bu değil miydi Övezcan?…
Aşkabat’ın Cığıllık(Çöl) Pazarı cumartesi-pazarları ana baba günü olurdu. Gün boyunca iğne atsan yere düşmezdi. Cumartesi günü öğle üzeri, güneşin tam tepede olduğu vakitlerde varmıştım mahşer meydanını andıran bu pazara. Kalabalık arasında seni gördüm bir köşede. Yine müşterilerini bekleyen kehribar sarısı çörekler vardı önünde. Yanında da sac üzerinde nefis gözlemeler pişiren yaşlıca bir nine vardı. Cuma günleri bazen öğleden sonra okula gelmeyişinin sebebini de anladım bugün… Demek pazar için hazırlık yapıyordun ta cumadan. Yaşlı nineyle ortak olmuştun. Biriktirdiğin manatları Daşoğuz’da ayakta durmaya çalışan annene ve kardeşlerine gönderiyordun.
Ata yurdundaki ilk öğretmenler günümde Övezcan’ın elinde, boyası birbirine karışmış bir poşetle bana geldiğini hiç unutmam. Övezcan, elindeki poşeti bana uzattığında gözleri parlıyordu. “Bu da nedir?” diye sorduğumda “Toğşan eti “deyişi hâlâ kulaklarımda. Sonra sarfettiği şu sözler yüreğimi dağlamıştı: “Maallim, şu ğun muallimler güni olduğu yâdımdadır. Sana Daşoğuz çöllerinden avladığım bir toğşan getirdim. Afiyet bolsun.” “Övezcan ben hiç tavşan eti yemedim. Hem bunu pişirecek yerim de yok” deyince poşeti elimden almış, tavşanı yurdun pansiyonunda pişirerek bana getirmişti. Ben de onu karşıma almış, mis gibi pişmiş tavşanı Erol Taş gibi beraberce yemiştik. Ellerimizin ve yüzümüzün her tarafının yağ olduğunu görünce beraberce gülüşmüştük.
Övez’in arkadaşları, biriktirdikleri harçlıklarla kendilerince hediyeler getirmişlerdi. Fakat Övez’in elinde avucunda yoktu. Bunun ezikliğini yaşadığı her hâlinden belliydi. O da hafta sonu annesini ve kardeşlerini görmek üzere gittiği Daşoğuz’da tavşan avlayıp öğretmenine getirmeyi düşünmüştü. Böylece öğretmenine duyduğu sevgiyi ve muhabbeti fazlasıyla göstermişti.
Âh Övezcan âh! Bilir misin senin Daşoğuz çöllerinde alın teri dökerek avladığın bu tavşan, benim için el pahalı hediyelerden daha anlamlıydı. Biliyorum, öğretmenine hediye alacak manatın yoktu senin. Ama bu anlamlı günü de boş geçmek istemiyordun. Pratik zekanı yine konuşturmuştun. Benim için de hayat boyu unutamayacağım bir hatıra olmuştu senin bu ince davranışın. İmkânsızlıklar içinde bile mutlaka bir çözüm yolu bulunabileceğini göstermiştin.
Ay’ın karanlığı bir değirmen misali öğüttüğü bir yaz gecesi, eski albümleri karıştırıken Övezcan’ın fotoğraflarına rastladım. On sene evvelki hatıralarım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Bana hayatın kitaplardan öğrenilmediğini, bizzat yaşayarak ve bedel ödeyerek öğrenileceğini öğreten öğrencilerim, gönül ordumun kahramanları düştü yüreğimin puslu aynasına.
O gece, bu duygu yoğunluğu içerisinde yarı uyur, yarı uyanık hâlde karmaşık hislerle sabahladım. Öğleye doğru telefonum çaldı. Bilmediğim bir numara arıyordu. Karşımdaki kişi “Salam” deyince şaşırdım. Bu ses aşinaydı benim için. “Ben Övezcan…” deyince iyice şaşırdım. Bu ne güzel bir tevafuktu. Övezcan, Bursa’da Uludağ Üniversitesi’nde İlâhiyat okumuştu. Ardından memleketi Daşoğuz’a müftü olmuştu. Övezcan, beni ata topraklarına, mihmanlığa çağırıyordu. On yıl evvel diktiğimiz körpe fidanların büyüyüp meyveye durması beni fevkalâde mutlu etmişti.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top