search
top

TOMRUKÇULAR

TOMRUKÇULAR

 

Her gün olduğu gibi o gün de çok erken kalktı. Yüklüğün altından birkaç odun alarak sabayı tutuşturdu. Sonra çaydanlığı doldurdu sobanın üzerine koydu. İçine de iki üç parça kırdığı Hopurtepe çayından bir tutam çay attı. Takadan gökyüzündeki yıldızlara baktı hava zifiri karanlıktı, hiç bir yıldız göremedi.

Akşam ablasının hazırladığı hamur ve böreklik malzeme aklına geldi. Bir gün önce ablası bostanın son ürünü pırasaları kesmiş, onları güzelce kıymış ve sabah börek yapmak için kavurarak tepsiye koymuştu. Bekir ablasının yanında kalıyordu. Elinden her tür iş gelirdi. Bir aşçı ustalığında yemek pişirdiği gibi hamur işlerinde de mahirdi. Henüz kimse uyanmadan börekleri yapmayı düşündü. Teştten avuç içi kadar aldığı hamuru ahşap yer sofrasının üzerinde oklavayla dolunay büyüklüğünde açtı, yarısına kavrulmuş pırasadan serdi sonra diğer yarısını da üzerine örttü. Yarım ay şekline gelen böreğin kenarlarını önce tencere kapağının kenarıyla kesti sonra üç parmağı ile iyice ezerek yapıştırdı.  Bir taraftan börekleri yapıyor bir taraftan da sobanın üzerinde pişiriyordu. Bu arada çaydanlık fokurdayarak su atmaya başladı. Dağlardan topladığı çay evin içinde burcu burcu kokmaya başladı.

O sene köyün ormanında kesim çoktu, bu yüzden Bekir kasabaya gitmedi köyde kaldı. Çünkü oğlu askerde, ortanca kızı üniversitede, küçük kızı da ortaokula başlamıştı. Onlara her ay üç beş kuruş göndermesi gerekiyordu. Bir an “neden eşimin, çocuklarımın yanında değilim, diye düşünürken daldı gitti Bekir. Ah ulan fakirlik ah, diyerek iç geçirdi. Sonra zihninden;

Ah ulan fakirlik, belimi büktün

Bir kurtulamadım, senin elinden.

Nereye gitsem hep peşimden geldin.
Ayırdın beni goncamdan gülümden.

Sözleri geçti. Zihninden geçenleri cep defterine yazmak istedi, fakat üşendi vazgeçti. Ahırdaki iki horozun da birden aynı anda ötmeye başlaması onu kendine getirdi. Horozların ötmesi şafak vaktinin girdiğine işaretti. Eşe kadın kurulmuş saat gibi horoz sesiyle uyandı. İnleyerek ocağın kenarında duran ibriği aldı. Yastığının altında duran el lambasını el yordamıyla buldu, sonra yaktı, bir kelime konuşmadan tahta merdivenlerden indi ve avludan uzaklaştı. Köyde tuvaletler dışarda ve evin uzağındaydı. Dağ köylerinde “dışarıya gitmek” tuvalete gitmek anlamında kullanılırdı. Evden epeyce uzakta olduğu için küçük çocuklar tek başlarına tuvalete gitmekten korkarlardı. Eşe kadın eskiden çocuklarını dışarıya az götürüp getirmemişti. Dışarıdan geldi soğuk olmasına rağmen sofada abdestini aldı ve odaya girerek sobanın yanında duran koyun postundan seccadesinin üstünde sabah namazını kıldı. Bir süre seccadesinin üzerinde kaldı, uzun uzun dua okudu. Kocası öleli daha birkaç yıl olmuştu, fakat acısı hala tazeydi. Hayat arkadaşını kaybettikten sonra bazen gözünü bir noktaya sabitler dalar giderdi. Kolay değildi acısıyla tatlısıyla dokuz çocuğu beraber büyütmüşlerdi. Bazı seneler kasabadaki çocuklarının yanına gider, bazen da köyde eski evinde hatıralarıyla baş başa kalırdı Eşe kadın. Bekir hem ablasına yoldaş oluyor hem de yeğenleri Hüseyin, Halit, İsmail ve Ümit’le birlikte tomruk çekiyorlardı.

Bekir börekleri bitirmiş son birkaç böreği de sobanın üzerine güzelce dizmişti. Eşe kadın,

-Çocuk, ne gözel koktu çörekler, dedi.

Bekir,

-Abla böleyim mi bir parça?

-Yok, yok çocuklar da gelsin hep beraber yerik, dedi.

Çocukların evleri uzak değildi ve çoğu zaman yemekleri beraber yiyorlardı. Genellikle yemeklerini Eşe kadın yapıyordu. Artık etraf aydınlanmak üzereydi. Eşe kadın sofaya çıktı, “Halıııt, Üsiyeeen, Umuuut…” diye seslendi. Beş on dakika sonra hepsi toplandı. En son gelen Ümitti, çünkü o daha taze idi. Tomruk işinde en çok o yoruluyor ve sabahları hemen toparlanamıyordu. Eşe kadın,

-Bakın dayınız geceden size börek yapmış, çayı demlemiş, haydin çayınızı için işinize bakın, dedi. Bülbül sarısı gibi demlenen çaydan Bekir doldurdu bardakları. “Yine mi ot çayı, kara çay kalmadı mı” diye söylendi Halit. Bitki çaylarına köyde ot çayı denirdi. Annesi Ümit’e,

-Gaplıktaki incir reçelini, zeytini, yumurtaları ve sahandaki çökeleği de getir, dedi. Herkes birer bardak çay alarak börekle kahvaltılarına başladı.

O gün bahardan kalma bir gün yaşanıyordu sanki. Güneş Kurttepesi’nin üzerinden baraja vuruyor ve baraj gümüş gibi parlıyordu.  Hava çok berraktı. Gece yağmur yağmış toprak kokuyordu, ve yerler hala ıslaktı, ağaç yapraklarında yağmur damlacıkları inci gibi parlıyordu.

Hüseyin,

-Irmak dumanlı bugün yine Allahualem yağmur var dedi. Kardeşler içinde Hüseyin en büyükleriydi ve diğerlerine göre daha tecrübeliydi.

Halit,

-Abi Güneş’e bak, bu gün günnük güneşlik olacak, dedi.

İsmail,

-Bir an önce gidelim de tomrukları toplayalım, bu günkü işimiz öncekilerden daha zor, çünkü tomrukların çoğu dere yatağında, onları çıkartmak kolay olmayacak, dedi. Bekir sabah yaptığı beş altı böreği bir yazmaya sardı, ablasının haşladığı patatesleri de birkaç ekmekle başka bir yağlığa koydu, “biz varana kadar her yere güneş ulaşır” diyerek kalktı.

Çok geçmeden barajın üzerini komple duman kapladı. Toğşur’da Köylüler Göksu Irmağı’nın üzerine yapılan “Menge Barajı”na hala alışamamışlar, baraja eskiden olduğu gibi ırmak demeye devam ediyorlardı.

Kamyona bindiler köyün orta yerinden geçerken Halit “millet biz gidiyoruz sizler de uyanın” dercesine kamyonun kornasına dokundu. Gerçi o saatte köyde uyanmamış kimse kalmazdı. Tabi işin bir de gururlanma yönü vardı. Halit yirmi beş yıl önce eşeklerle zor geçtiği patika yollardan şimdi kamyonla geçiyor, hem de taksi, pikap ve traktör gibi birçok araca sahipti. Bu Halit’e gurur veriyordu.  On beş yirmi dakika sonra tomruk sahasına vardılar. Yalnız Halit’in şoförlüğü vardı. O hem işçilik yapıyor, hem de kamyonla tomrukları Düşmüşe götürüyordu. Kamyonu tomruklara yakın bir yere park etti ve tomrukların yanına indiler. İnce olanları omuzlarında taşımaya başladılar. Yolun altında olan tomrukları dik rampadan çıkarmak hakikaten çok zordu. Bekir dört metre uzunluğunda yirmi kuturunda bir ağacı omuzladı, yarı yerde eğer İsmail yetişmeseydi oracığa yığılacaktı. Ağacın altında gözleri yuvasından sanki fırlayacak, yüzü kıpkırmızı olmuş ve alnından çiğ damlaları gibi ter dökülüyordu. İnce olanları böyle çıkarttılar. Fakat yetmiş beş seksen kutrunda olan iki tomruğun yola çıkarılması imkânsız gibi gözüküyordu. Tomrukların yüzeyinin kaygan olması işlerini bir kat daha zorlaştırıyordu. Çünkü gece yağan yağmur hem çam pürlerini hem de tomrukların yüzeyini iyice kayganlaştırmıştı. Bekir ellerini arkasında bağladı ve ıslık çalarak araba yoluna doğru biraz yürüdü, sonra “Gençler! benim aklıma bir fikir geldi bu tomrukları ancak bu yolla çıkarabiliriz” dedi. Ümit! diye seslendi.

Ümit,

-Efendim dayı, dedi.

Bekir,

-Arabadaki uzun kendirleri bana getir.

Ümit kamyonun ön kasasında bağlı kendirleri çözdü ve zorlanarak getirdi.

-Şimdi ne yapacağız dayı, dedi.

Bekir iki kendiri de birbirine paralel olarak uzattı. Bir kendiri Halit’e, diğerini de Hüseyin’e verdi ve bunları sıkı tutun dedi. Kendisi dereye inerek Halit’in tuttuğu kendirin ucunu tomruğun sağ taraf alttan geçirerek yola çıkardı, Ümit ve İsmail’e verdi. Hüseyin’in tuttuğu kendirin ucunu da sol alttan geçirerek yola çıkıp kendisi tuttu ve “bir iki üç haydin bismillah” diyerek ipe asıldılar. İplerin üzerinde kaydıra kaydıra zar zor tomruğu çıkardılar. Aynı metotla diğerlerini de çıkardılar, fakat Ümid’in ellerini kendir fena derecede sıyırdı. Çünkü Ümit daha çocuk sayılırdı, henüz onun ellerinde nasırlar oluşmamıştı.

Halit kamyonun yan kapağını açtı. İki ince ağacı kamyonun kasasına yerden uzattılar ve taşıdıkları tomrukları Bekir’le İsmail kasaya uzattıkları ağaçların üzerinden yuvarlayarak kasaya çıkardılar. Halit ile Hüseyin de kamyonun üzerinde tomrukları dengeli bir şekilde yerleştiriyor ve kancalarla birbirlerine bağlıyorlardı. Böyle yirmi tona yakın tomruk yüklediler. Vakit öğle sonu olmuştu. Yüklenen tomrukları indirmek için her seferde iki kişi gidiyordu. O gün İsmail’le Hüseyin gitti.  Üçkardeş ikindi olmadan yola çıktılar ancak yolların bozuk yükün biraz fazla olması kazaya davetiye çıkarıyordu. Bir de Hüseyin’in sabah söyledikleri aynen çıkmasın mı? Bardaktan boşalırcasına bir yağmur başladı. Yollar asfalt olmadığından kamyon çamurda kayıyordu. Hatta bir ara yol kenarına çekip beklemeyi düşündüler. Ancak geceye kalmadan depoya varıp tomrukları boşaltmaları ve akşamdan eve dönmeleri gerekiyordu. Yine Hüseyin bilgeliğini konuşturdu. Bu sağanak yağmur fazla sürmez, biraz sonra hava açar dedi. Gerçekten beş on dakika sonra her taraf aydınlandı. Menge barajını besleyen ırmak boyu giderken kamyonun gürültüsüyle ırmağın hışıltısı birbirine karışıyordu. Irmak öyle tatlı, öyle nazlı akıyordu ki çıkardığı sesi, kamyonun motorunun sesi bastırmasa bu yorgunluğun üzerine bir ninni gibi gelecekti. Kimi aşağı kimi yukarı her şey bir taraf doğru akıyordu. Biz de akıp gidiyoruz diye düşündü Hüseyin.

Keyifleri yerine gelmişti. Halit hem gaza basıyor hem de hafiften bir türkü mırıldanıyordu. Bir ara Abi dedi. Hüseyin,

-Söyle.

Halit,

– Rahmetli babam şimdi bu halimizi görseydi ne kadar sevinirdi değil mi?. Hatırlar mısın bilmem, birinde Kara Hasan’ın Ali’si gelmiş kerpeteniniz var mı diye sormuştu da babam yok diyerek geri gönderdikten sonra, “avadanlığı olmamak ne kadar kötü bir şey” diye söylenerek çok üzülmüştü. Halit bunları anlatınca üçü de hüzünlendi. Bir müddet hiç konuşmadan ırmağın akışını seyretti Hüseyin. İçinden insanın ömrü de böyle ırmak gibi akıp gidiyor, bir gün geliyor ve gözden kayboluyor. Nerelere kadar ulaşıyor, nerede bekliyor bilinmez ki diye geçirdi. Kamyonda yük az olsa daha hızlı gidecekler, fakat fazla olduğundan çok hızlı gidemiyorlardı. Nihayet güneşin tepelerden kaybolmasıyla Düşmüşe vardılar. Hiç vakit geçirmeden Tomruk deposuna girdiler ve Halit arabayı müsait bir yere çekti. Hüseyin’le İsmail kamyonun üstüne çıktılar, tek tek tomrukları aşağı atmaya başladılar. Kuturlu tomruklar geldiğinde zorlanıyorlardı, fakat yüklemekten daha zor değildi. Büyük olanları ağaç mürdünlerle kaydırarak hepsini aşağı indirdiler.

Bekir’le Ümit ikindi sonuna doğru eve dönmüşlerdi. Ümit’i annesi moralsiz görünce sormadan duramadı.

-Kuzum neyin var? Evin en küçüğü olduğundan ona hiç kıyamıyordu annesi. Hem daha evi barkı yok, eşi yok işi yok anasına dert oluyordu bunlar. Bazen “Hak vaki olmadan Ümid’i mi de bir baş göz etseydim” diyerek kaygısını dışa vururdu.

Ümit,

-Önemli bir şey değil, bir şey yok diyerek geçiştirdi. Eşe kadın akşam yemeğini çoktan hazırlamıştı, herkesin toplanmasını bekliyordu. Tomrukları depoya götürenler en son gelirdi. Akşam eve ancak 11 sularında dönmüş olurlardı. Ogün hava bir açıyor bir kapanıyor, arada bir yağıyor, yine akşamdan sonra şiddetli sağanak yağmur yağmaya başladı. Herkes Halit’in kamyonunun sesine kulak veriyordu. Fakat hiç ses seda duyulmuyordu.

Tomrukları indirdikten sonra dönerken İçmeler mevkiine geldiklerinde sağanak yağmura yakalandılar. Fakat yağmuru önemsemeden gaza basıyordu Halit. Bir müddet sonra güüüm sesiyle araba müthiş sarsıldı. Allahtan bir rampaya yeni tırmanmışlardı. Kamyonu Halit yolun sağ kenarına çekti. Bu vakitte olacak şey miydi bu? Baktı ön teker patlamıştı. O yükün altında bıçak gibi keskin taşlar üzerinden giderken lastikler yine iyi dayanıyordu. Allah’tan yedek teker vardı ve ona sevindiler. Halit, “çamura saplanan eşeğin sahibinden güçlü kimse yoktur” diyerek kamyondan indi. O yağmurun altında bir saate yakın uğraşarak lastiği değiştirdi. Lastiği değiştirdiklerinde artık yağmur da hafiflemişti. Tomrukçuların kaderiydi bu. Tekrar yollara düştüler. Evdekiler iki de bir sofaya çıkıp kamyon sesi dinliyor, Tarağın beleninden ne zaman bir ışık görünecek diye bakıyorlardı. Saat yarımı geçmişti, hala bir ses seda yoktu. Herkesin endişesi yüzüne vurmuştu. Kaşlar çatılmış yüzler gergin ve hiç gülmüyordu. Ümit bir an olsun oturamıyordu, evin önlerinde bir öte bir beri dolaşıyor kulağı kamyon sesinde, gözü Tarağın Belen’deydi. Bir ara gökyüzünde bir ışık huzmesi göründü ve korna sesi duyuldu. Halit Tarağın Belen’e gelince her zaman kornaya basardı. Köyde kamyon sesiyle özdeşleşmişti tomrukçular.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top