search
top

TEKNEDEN GELEN SES

Muğla/Fethiye
Tekneden gelen ses başlığı size bir boğulma vakasından veya bir eğlenceden bahsedeceğimi düşündürmüş olabilir. Fakat böyle bir vakadan bahsetmeyeceğim. Bir ailenin ekmek teknesinden de bahsetmeyeceğim. Bu, Fethiyeli bir tekne kaptanından yükselen feryattır. Muğla ilimizin Akdeniz bölgesine sınır bir ilçesidir Fethiye. Etrafı dağlarla çevrilmiş, denize sıfır şirin bir belde. Denizi plajları, koyları ve tekne turlarıyla ünlüdür. Ancak ben bunlardan da bahsetmeyeceğim.
Bu yazımda Noyan ailesinin duyarlılığından, endişelerinden, olaylara farklı perspektiften bakışlarından, kısaca onların feryatlarından bahsedeceğim. Baba oğul ve gelinden oluşan Noyan ailesinin, on beş yirmi kişilik bir teknesi var. Her gün onunla düşüyorlar rızıklarının peşine. Akraba ziyaretine gittiğimiz Fethiye’de 30 Haziran 2013’de Fevzi Bey’in kadirşinaslığı ile bizim de yolumuz bu tekneye düştü. Tekne turunun müstesna keyfi ve denizin muhteşem güzelliği bir tarafa, Noyan ailesi (Erkan, Taner beyler ve Özlem Hanım)’ın anlattıkları benim daha çok dikkatimi çekti.
Bir yörük ailesi olan Noyanların en yaşlısı Erkan Beydir. Erkan Bey, altmışı devirmiş tecrübeli bir denizci. Anlattığına göre yıllarca denize dalarak sünger avcılığı yapmış. Şimdi emekli, fakat hala çok dinç görünüyor ve yetiştirdiği oğluna turlarda yardımcı oluyor. Örneğin tekne koylara girdiğinde ön taraftaki 130 m’lik zinciri denize salarak “demir atma” ve kıç tarafından tekneyi halatla karada bir kaya parçasına bağlama işlerini o yapıyor. Erkan Bey, hep düşünceli gözüküyor, çarşaf gibi denize doğru baktığında güneşten esmerleşen alnı, çizgi zigi oluyor ve dalıp gidiyor. Soru sormazsan ağzını bıçak açmıyor.
Tekneyi Taner Bey kullanıyor. Alaburus tıraşı, taktığı siyah güneş gözlüğü, çenesine kadar inen bıyıkları ve iri yapısıyla Taner Bey, bir badigartı andırıyor. Alını denizde yana yana esmerden öte bir siyahlığa bürünmüş. Taner, babasının tam tersine şen şakrak, çok konuşkan ve konuşmaları arasında hicveden göndermelerden de geri kalmayan biridir. Örneğin yakından geçen bir yatın dalgaları küçük teknemizi salladığında “yine bir garibin teknesi geçti” diyerek göndermede bulunuyor. Yine Zeytin (şövalye) adasının açıklarından geçerken adayı göstererek, bakın “Burası İstanbul, Ankara ve İzmir’in garibanlarının kaldığı yerdir” diyerek tecahül-i arif yapıyor.
Taner Bey’in eşi Özlem Hanım, teknedeki misafirlere yemek hazırlıyor. Eşi ve kayın pederi ile birlikte akşama kadar ekmek teknesinde onlara refakat ediyor. Zaman zaman gözleri tekne dümeninin üst sol tarafına yerleştirilen küçük resme kayıyor. Belli ki küçük bir çocuğu var. Ayrılık bir gün de olsa ana yüreği yavrusunu özlüyor. İşinizden memnun musunuz soruma Özlem Hanım, şöyle cevap veriyor: “İşimiz yazın bu turlar sayesinde iyi, fakat kış mevsiminde bu kadar iyi değil. Kışın balığa çıkıyoruz, fakat balık işi belli olmuyor. Bazen çıkıyor bazen çıkmıyor. Balıkçılık şansa kalmış bir iş. Şimdilik yağımızla kavruluyoruz, fakat ileriye dönük bir yatırım yapamıyoruz.”
Taner Bey, yirmi beş yıldır denizci olduğunu, bu mesleği babasından öğrendiğini, ortaokuldan ayrıldığını ve okuma yerine denizi tercih ettiğini söylüyor. Sonra konuşmasına şöyle devam ediyor:
-Anadilim gibi İngilizce konuşurum. Almancanın yanında biraz da Rusça biliyorum. Eşimin Rusçası benden daha iyidir. Bu dilleri nasıl öğrendiğini sorduğumda cevap kısa ve net,
-Lazım olunca öğreniyorsun diyor. Türkiye’deki dil öğretiminde, ‘This is a table’ demesini öğretiyorlar. Fakat bu hangi “table” yemek masası mı, çalışma masası mı, diyerek bir eleştiri getiriyor. Okullardaki dil öğretiminin bir zaman kaybı olduğunu düşünüyor. Ülkede her insanın yabancı dil öğrenmesi gerekmediğine ve lazım olan kişinin bir değil üç dil birden öğrendiğine vurgu yapıyor. Bunları anlatırken Taner Bey sözü İngilizlere getiriyor. Adamları görüyor musun ta nerelerden gelip buralarda mal mülk sahibi oluyorlar, diyor.
Taner Bey, Fethiye merkezde 1500’ün üzerinde İngiliz evi olduğunu söylüyor. Bunun yazın 70-80 bini bulduğunu belirtiyor. Ve devam ediyor:
-Biz Çalışta oturuyoruz. Bir sokağa girdiğiniz zaman sokakta ancak iki veya üç Türk evine rastlayabilirsiniz. Diğer evlerin hepsi İngiliz evidir. Mahallede bir lokantayı kapatarak kiliseye dönüştürdüler. Papazı kendi aralarından seçtiler. Papaz çok yönlü çalışıyor. Örneğin nikâh kıyıyor. Ayin yaptırıyor. Kiliseye gelenleri ayin sırasında bir alış veriş merkezini veya bir tekneyi işaret ederek yönlendiriyor. Örneğin ‘Filanın teknesini beğendim’ veya ‘Filan işyeri iyi’ demesi yeterli oluyor. Ayrıca iş arayanlara iş buluyor ve gelen Türk çocuklarına hediyeler veriyor. Papaz nasıl yönlendirirse, İngilizlerin hepsi topluca ona göre hareket ediyor.
Taner Beyin anlattığına göre İngilizler Fethiye’de ev ve arsa fiyatlarını çok cazip buluyorlarmış. Türkler 100 bin paund istiyorsa, İngilizler 200 bin paund veriyormuş. Bu para da bizimkilere çok cazip geliyormuş. Dolayısıyla İngilizler kolayca mülk satın alabiliyorlarmış. İstedikleri paranın iki katına sattıklarından bir iş kurduklarını düşünerek “bu parayı değerlendirebiliyorlar mı?” diye sormadan edemiyorum. Taner Bey bu soruma ne cevap veriyor biliyor musunuz?
– Maalesef çoğu bu parayı çarçur ediyor. Biz zaman sonra o para pul oluyor. Kimisi altına bir mercedes çekerek ona biniyor kimisi de bitmez tükenmez sanarak ‘har vurup harman savuruyor’ ve sonunda elde avuçta bir şey kalmıyor. Bu sefer ne oluyor dersiniz? İşte bundan sonrası çok acıdır. Sattığı arsaya İngiliz’in yaptırdığı villanın ya bekçisi veya havuzunun temizlikçisi oluyor. Ya da sattığı evin bekçiliğini yapıyor. Ne hazin bir tablo değil mi? İngilizler için bu belde çok cazip hale geldi. Artık İngilizler su ve elektrik faturalarını İngilizce istemeye başladılar, gazetelerini de çıkarıyorlar, yakında muhtar ve belediye başkanlığına aday olurlarsa şaşırmamak gerekir.
Taner Bey devamla şunları söylüyor:
-İngilizler bununla da kalmıyor, bu villaların ticaretini yapıyorlar. Haftalığını 400 paunda kendi vatandaşlarına kiraya veriyorlar ve para kazanıyorlar. Yabancı oldukları için bu kazançtan vergi filan da vermiyorlar. Hâlbuki biz alırken satarken kiraya verirken hep vergi ödüyoruz.
Taner Bey’in anlattığına göre, Fethiye’de İngilizlerin en çok tercih ettikleri yerler; Hisarönü, Çalış ve Ölüdenizmiş. Çocukların geleceğini sattıklarını düşündüğü Fethiyelilere sitem ederek bir şeye daha dikkat çekiyor ve şunları söylüyor.
-Yabancılar artık köylerden tarlalar satın almaya başladılar. Ayrıca iki yıldan beri Ruslar da Fethiye’den ev ve arsa alıyor. Topraklarımızı götürmüyorlar, fakat gelip yerleşiyorlar. Benim de yerim var, fakat ben çocuklarımın geleceğini satamam.
Konuşma arasında Taner Bey,
-Bizim buralarda patron kadınlardır, diyor. Anlattığına göre, Fethiye’nin sahil tarafı eskiden komple sazlıkmış, hiçbir değer ve kıymeti yokmuş. Miras paylaşılırken bu değersiz kabul edilen yerler kızlara verilmiş. Ekime dikime elverişli olan iç kesimler ise erkeklere verilmiş. Fakat zamanla sahil kesimi değerlenmiş ve o beğenilmeyen yerler çok kıymetlenmiştir. Dolayısıyla sahilde yeri olanlar zengin olmuşlar. Böylece patron kadınlar olmuş. Yabancılara mülk satışında, mülkün miras malı olmasının bir etkisi var mıdır bilinmez.
Taner Beyin bütün anlattıklarını teyit edici bir olay da ben yaşadım. Şöyle ki, Fethiye merkeze dokuz km. mesafede bulunan Kaya Köy adıyla maruf Rumların terke ettiği bir yer varmış, görelim diye ailece oraya gittik. Fethiye merkezden döne döne yamacındaki bir tepeye çamlar arasından çıkıyorsunuz. Sonra yine virajlı yollardan bir ovaya iniyorsunuz. Ovanın karşısı kayalık sayılabilecek kırsal bir alan. Burada dikkat çeken bir husus, evlerin hepsi bu kayalık alana kurulmuş ve ovaya yerleşim için hiç ev yapılmamış olmasıdır. Ova bahçe ve meyve ağaçlarıyla göz dolduruyor. Öğle vakti bir lokantaya oturuyoruz. Garson genç bir delikanlı geliyor ve elimize bir yemek listesi (mönü) uzatıyor. Yemek listesine bakıyoruz, eviriyoruz çeviriyoruz arkasına önüne tekrar bakıyoruz, Türkçe bir liste göremiyoruz. Garson durumu anlıyor ve yaklaşarak,
-Efendim isterseniz tercüme yapabilirim, diyor. Buraya Türk gelmiyor mu, burası Türkiye değil mi diyorum. Garson bu tepkime biraz bozuluyor, fakat bu soruların muhatabı o değil.
Düşünüyorum, dünyanın herhangi bir ülkesinde bir lokantada Türkçe yemek listesi hazırlayıp da kendi dilinde bir liste koymayan bir ülke var mıdır acaba? Yoksa oraları İngilizler kapatmış da biz yanlışlıkla mı gitmişiz, doğrusu şüpheye kapıldım.
Gelecek için bir uyarı niteliğindeydi tekneden gelen ses.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top