search
top

Tahta Köprü

TAHTA KÖPRÜ

Babası Şakir’e dönerek, “Horozların birinci ötüşüyle yola çıkarsınız. Hava aydınlanana kadar Savaş Gediğine varmalısınız. Geriye kalan yolu öğle sonuna kadar alırsınız” dedi. Baba, akşamdan planlamayı yapmıştı. Kerem ve Şakir erkenden yattılar. Çünkü sabah erkenden kalkacaklardı. Uykularını almış olmaları gerekiyordu. Aksi halde hayvanların peşinden kolay yürüyemezlerdi.
Köyde her yıl kış hazırlıkları güz ayının sonuna kadar tamamlanırdı. Mahsuller toplanır kurutulması gerekenler kurutulur, üzümlerden pekmez kaynatılır, zeytinlerden salamura yapılır, yağlık olanların yağı çıkarılırdı. Turşular kurulurdu. Yazın bozulmasın diye soğuk mağaralara konan çökelek derileri, güz ayının son günlerine doğru evlere taşınırdı. Buğday ve arpa eksikleri giderilirdi. Hayvanlar için kış boyu yetecek yem ve saman tedarik edilirdi. Hepsinden önemlisi aileler kış için ekmeklik unlarını öğütürlerdi.
Kara Hüseyin ailesi de kış hazırlıklarına çoktan başlamıştı. Fakat yanında yetişkin çocukları kalmadığı için zaman zaman sıkıntı çekiyordu. Çünkü köyde her yetişkin çocuk, güç demekti. Yetişkin erkek çocuğu olmayan aile kendini garip hissederdi. Köyde küçük yaştan itibaren çocuklar işle pişerek büyürdü. Öyle zaman olurdu ki büyüklerin yapacağı işleri evdeki küçük çocuklar yapmak zorunda kalırdı. Kara Hüsyin ailesinin en küçük çocukları olan Şakirle ve Kerem çocukluğunu yaşayamayan o talihsizlerdendi.
O sene köyün değirmeni bozulmuştu. Malak Deresindeki taş duvardan derme çatma kurulan değirmen birkaç köyün un öğütme ihtiyacını karşılardı. Fakat o yıl güz mevsimi geldiğinde herkes uzak köylerdeki değirmenlere gitmek zorunda kaldı. Güz mevsimi geldiği zaman buğdaylar öğütülür çuvallara konur ve evin en korunaklı yerine yerleştirilirdi. Çünkü kışın yağmurda karda un öğütmeye gidilmezdi. Gidilse bile sularının taşması, kar’ın bastırması ve yolların bozulması engel olurdu.
Birkaç gündür evde değirmenden ve undan bahsediliyordu. Evin en küçük oğlu Kerem bunları duyuyor fakat hiç umursamıyordu. Ancak değirmenin hayli uzak olduğunu konuşmalardan anlıyordu. Bu konuşmalardan bir iki gün sonra buğdaylar ambardan çıkartıldı. Şiniklerle ölçülerek çuvallara denkli bir şekilde kondu. Çuvalların ağzı muntazaman dikildi.
Hayvanların semer, kolan, nal ve kendirleri elden geçirildi. Bunlar çok önemliydi. Eğer bir hayvanın nalı yoksa, ayakkabısı olmayan bir kimse gibi rahat ve düzgün yürüyemezdi. Kolanı sağlam değilse, semer üzerinde durmazdı. Kendirler eskiyse, sarılan yük tehlikeye girerdi. Kerem değirmene abisiyle kendisinin gideceğini babasının konuşmalarından anlıyordu. Fakat değirmen nerede, nasıl gidilir, uzak mı, yakın mı, bu konularda bir fikri yoktu. Bir ara abisi Şakir’e,
– Abi bu değirmen nerede biliyor musun? dedi.
– Şakir, yüzünü buruşturarak ta Tahta Köprü’de, epey uzakta dedi ve ekledi, bir gece orada kalmamız gerekebilir. Hem yol uzak hem de yükümüz çoktur. Dört çuval bir günde öğütülemeyebilir.
Kerem bunları duyduktan sonra içinden pek gitmek istemedi. Fakat gitmeme gibi bir tercihinin olmadığını da biliyordu. Çünkü abisiyle kendinden başka gidecek kimse yoktu. İki abisi kasabaya çekip gitmişti. Köy hayatından kurtulmak isteyenler yetişkin hale gelir gelmez kasabaya giderek kendilerine bir iş bulup çalışıyordu. Ailenin en büyükleri olan kızlar zaten evlenerek yuvalarını kurmuşlardı. Dolayısıyla iş, ailenin küçükleri bu iki çocuğa kalmıştı. Diğer taraftan yüklü iki hayvanı bir kişinin idare etmesi mümkün değildi. Hele hayvanlardan biri beygir ise onu zapt etmek güç ve cesaret isterdi.
Kara Hüseyin,
-Hanım, çocukların azıklarını da hazırla gece bir de onunla uğraşmayalım” dedi. Durdu Fadime, o kadar iyi, munis bir kadındı ki, köyde hiçbir kimsenin kalbini kırdığı, birine bir kötülüğü dokunduğu vaki değildi. Kara Hüseyin tam aksine sert bir mizaca sahipti. Zaman zaman asabileşir, çocuklara ve hanımına bağırıp çağırdığı olurdu. Fakat kadıncağız, bir kez olsun “Neden bey?” dememiştir. Zaten yetim büyümüştü. Belki de o eziklik içinde, içedönük bir kişiliği oluşmuştu. Kendi şahsına münhasır özel bir kadındı. Azığı hazırlayacak fakat ekmeğin yanına ne koyacaktı?
Köyde patates, soğan ve çökelekten başka katı yiyecek olmazdı. İki yufka ekmek ıslattı. Çökelek derisinden bir elin yarısı kadar da küflenmiş çökelek çıkarttı ve bir de sarı soğan alarak ekmeğin arasına koydu. Ekmekleri de bir yağlığın (başörtüsü büyüklüğünde kumaş parçası) arasına sardı. Sonra sofadaki direğe astı.
Çocuklar çoktan derin uykuya dalmışlardı. Bir ara babasının seslendiğini duyar gibi oldu Şakir. Bu babasının sesiydi. “Al bakalım kara oğlan, al şunu da ye. Haydi ye nazlanma!” diyordu. Şakir durumu anladı. Babası hayvanları yemliyordu. Tekrar uyumuştu ki bu sefer bağırma sesiyle irkildi. Ses yine babasının sesiydi. Bu sefer annesine kızıyordu. Çuvalları sofadan evin yan tarafındaki düz alana taşıyorlardı. Fakat taşımada zorlanıyorlardı. Kadıncağızın gücü yetmiyordu. Buna rağmen Kara Hüseyin, “Neden doğru düzgün tutmuyorsun?” diye azarlıyordu. Durdu Fadime, çok zayıftı. Adamın karşısında çuvalı gerçekten kaldırmıyordu. Bu gürültüye Şakir de kalktı. Gözlerini ovuşturarak geldi ve annesi tarafındaki çuvalın ucundan o da tuttu. Dört çuvalı da tek tek taşıdılar. Artık horozlar da ötmeye başlamıştı. Bu arada Kerem de uyandı. Aslında daha uykusu vardı ancak kalkmak zorundaydı. Yoksa babasından azar işiteceğini biliyordu. Gözlerini ovalayarak yatağından çıktı. Sofanın ön tarafında bulunan ibrikten su alarak yüzünü yıkadıktan sonra biraz kendine gelir gibi oldu. Fakat hava daha karanlıktı. Ay sabaha kaldığı için etrafta loş bir ışık vardı.
Artık hayvanları yükleme zamanı gelmişti. Hayvanlardan siyah olan beygirdi ve huysuzdu. Kahverengi olan katır biraz daha uysaldı.
Kara Hüseyin:
-Önce katırı yükleyelim, beygiri yüklersek şimdi o huysuzlanır, rahat durmaz, dedi. Sofadan ahıra inen merdivenden indi ve katırı bağlı olduğu direkten çözerek evin yanındaki çuvalların olduğu düzlüğe getirdi. Yüksek sesle Kerem! Gel, hayvanın başını tut diye seslendi. Kerem sesin şiddetinden titredi ve koşarak gidip hayvanın yularından tuttu. Babasının zaman zaman hayvanlar için söylediği “Dur kızım, dur nazlım” sözlerini farkında olmadan Kerem de tekrarlayıp duruyordu. Aslında ne işe yaradığını da bilmiyordu ama bir alışkanlık olarak söylüyordu.
Hayvanlara yük yüklemek maharet isteyen bir işti. Eğer yük dengeli yüklenmezse, hayvanlar dengesini kaybedip yere yığılması kaçınılmazdı. Böylesi durumlarda hayvanın tökezlemesiyle uçurumdan yuvarlandığı da olurdu. Eğer yük dengesiz ise, hiçbir şey olmasa bile o yükü hayvan eziyet içinde taşırdı. Hatta dengesiz yüklenen bir yük hayvanın sırtında büyük yaralar da açabilirdi. Onun için yükün dengesi önemliydi.
Kara Hüseyin
-Haydi bismillah, dedi çuvalı kucakladığı gibi semerin sağ tarafına koydu. Kendiri çuvalın altından alarak semerdeki arka tokadan geçirdi ve ön taraftaki çıkıntıya bağladı. Bir taraftan da omzuyla destek veriyordu. Çünkü diğer çuval henüz konmamıştı. Sol tarafta Durdu Fadime ile Şakir çuvalı kaldırmaya uğraşıyorlar fakat bir türlü kaldırıp yerine koyamıyorlardı. Birincisinde başarılı olamadılar. İkinci kez denediler. Tam kaldırmışlardı ki ellerinden tekrar yere düşürdüler. Kara Hüseyin, nefes nefese kalmış ve yüzü kızarmıştı. “La havle vela guvvete illa billahil aliyyil azim” diyerek Şakir’e sert bir şekilde:
-Bu tarafa gel, şu yükün altına gir, dedi. Şakir sesini çıkartmadan hemen babasının omuz verdiği yükün altına girdi. Şakir’in omuzu tam yetişmiyordu, elleriyle dayandı. Babası diğer tarafa geçti. Çuvalı kucakladığı gibi bir hamlede kaldırdı ve diğer çuvalın hizasına koydu. Kendiri çuvalın altından alarak diğer tarafta yaptığı işlemleri bu tarafta da yaptı ve kendiri semerin önündeki çıkıntıya sıkıca bağladı. Artık katır yüklenmişti. Onu evin yanındaki meşe ağacının köküne bağladı.
Sıra beygire gelmişti. Huysuz olan bu hayvanın ayakları, bir dakika yerinde durmuyordu. Sürekli ayaklarını değiştiriyordu. Hayvan sakin durmayınca da ona yük yüklemek oldukça zordu. Kerem, babası söylemeden beygirin yularından sıkıca tuttu. Babası yine çuvalı kaldırdı tam koyacaktı hayvan ayaklarını değiştirince çuval yere indi.
-Dursana be hayvan oğlu hayvan, dedi Kara Hüseyin. Tekrar çuvalı aldı semere koydu, hayvan yine ayağını oynatınca çuval tekrar düşüyordu, Şakir hemen altına girdi. Kara Hüseyin çuvalı dengeledi ve hemen sardı. Şakir’e “Sen burayı tut” dedi. Kendi diğer tarafa geçti. Diğer çuvalı da kucakladı ve kaldırarak yerine koydu. Allah’tan bu sefer hayvan ayaklarını değiştirmemişti. Bu tarafı da hızlıca sardı. Artık hayvanlar yüklenmiş yola hazırdı. Kara Hüseyin hayvanlara kendi boğazından daha iyi bakardı. Saman torbalarını akşamdan doldurmuştu. Bir torbaya da iki sahan arpa koymuştu. Onları da semerin üzerine bağladı. Şakir’e,
-Sen beygiri sür, yabancı hayvanla karşılaştığınız zaman beygirin yularını sıkı sıkıya tut ve önden yürü, hayvan arkandan gelsin. Katırı da Kerem beygirin arkasından sürsün” dedi. Sonra da “Değirmenci Yusuf’a selamımı söyle, unu ince öğütsün” diye ekledi.
Durdu Fadime,
-Allah kazasız belasız gidip gelmek nasip etsin diyerek dua ediyordu. Çocuklar tam yola koyulmuşlardı ki, annesi arkadan Şakiiir! diye seslendi. Telaştan azığı koymayı unutmuştu. Akşam hazırlayıp astığı direkten azığı aldı ve koşa koşa çocuklara yetiştirdi. Şakir azığı alarak onu da semere bağladı. Durdu Fadime, elini çocuklarının başına sürerek tekrar dualarla “güle, güle yavrularım” dedi.
Çocuklar yola çıktılar ama yol tam belirgin değildi. Çünkü ay aşmak üzereydi. Beygirle Şakir önde, Kerem de katırla onların arkasındaydı. Bazen hayvanlar çakmak taşlarına bastıkça ayaklarının altından çıkan kıvılcımlarla etraf aydınlanır gibi oluyordu.
Yavaş yavaş ilerliyorlardı, fakat bir taraftan geçecekleri ıssız ormanlık yoldan korkuyorlardı. Çünkü avcıların anlattığı, ormanla ilgili korkulu hikâyeleri köy odasında birçok kez dinlemişlerdi. O hikâyeler zihinlerinde canlanıyordu. Bu arada köyden epeyce uzaklaştılar. Artık horozların ötüşleri duyulmaz olmuştu. Sadece arada bir köpek sesleri geliyordu.
Giderken yol kenarında bir yerden “pav, pavv” diye bir ses duydular. Kerem arkada olduğundan iyice tedirgin oldu, ürperdi. Abisinin yanına geçmek istedi. Yol çok dar olduğu için geçemedi. Arkadan seslendi, “Abi duyuyor musun? bu ses nedir?” dedi.
Şakir,
-Korkma, o bir tilkidir. Bak onu nasıl korkutuyorum dedi ve köpek gibi birkaç sefer “hav, hav, hav” şeklinde sesler çıkartmaya başladı. Bir iki dakika sonra tilkinin sesi karşı tepeden gelmeye başladı. Bir müddet sonra gecenin sessizliğinde kaybolup gitti.
Şakir ve Kerem korkularını yenmek için arada ıslık çalıyor veya sırayla türkü söylüyorlardı. Böylece etraftan gelebilecek sesleri duymamaya çalışıyorlar ve yollarına devam ediyorlardı. Tepelere çıktıkça hava biraz daha aydınlanıyor, vadi ve ormana girince kararıyordu. Kızıl Tepe, Gümüş Tepe ve Kabak Tepe denen yerleri geçtiler. Ay Tepesinden itibaren sık bir ormana girdiler. Yükseğe çıktıkça ayaz da kendini iyice hissettiriyordu. Hayvanların ayak sesleri sanki ormanda yankılanıyordu. Artık hava da yavaş yavaş aydınlanıyordu. O gece tepelere oldukça çiğ yağmıştı. Ağaçların altından geçerken alçak dallara hayvanlar dokundukça üzerlerine sanki yağmur çiseleniyordu. Ormanın içine doğru ilerledikçe yol derinleşiyordu. Keremin kulağı hep etraftaki seslerdeydi. Çünkü o Şakir’den daha çok korkuyordu. Aslında Şakir de korkuyordu, fakat bunu kardeşine hissettirmiyordu. Çok geçmeden kulağına bir ses geldi. Şakir’e,
-Abi bunu duyuyor musun?
-Evet duyuyorum.
-Peki nedir?
-Bilemiyorum.
Bir taraftan da sesin geldiği tarafa doğru yaklaşıyorlardı. O sesi daha net duymaya başladılar. Hayvanlar kulaklarını öne doğru dikti. Ormanın ortasında bulunan otlu boş alana gözlerini sabitlediler. İleri bir adım bile atmıyorlardı. Hayvanları bir türlü yürütemediler. Beygir kuvvetli bir şekilde burun deliklerini temizler gibi “fırrrt” diye bir ses çıkarttı. Bu sesle beraber otların arasından beş altı tane “domuz” sanki ağaçları kırıyor gibi çatır çutur sesler çıkartarak kaçtılar. Ayak sesleri ormanın içinde kayboldu gitti. Meğer yaban domuzları çimendeki suya gelmiş ve çamura yatıyorlarmış. Onlar kaçtıktan sonra atlar ürkek ürkek yürümeye devam ettiler.
Köy odasında dinledikleri hikâyelerden bir kısmı da “domuzlarla” ilgili idi. Dinlediğinde çok güldüğü birini Şakir zihninden geçirdi ve tedirgin oldu. Hikâye şöyleydi.
Bir gün köylüler ekinlerine zarar veren domuzları avlamak için topluca sürek avına gitmişlerdi. İçlerinde o bölgenin orman bekçisi de varmış. O ilk defa böyle bir ava katılıyormuş. Köylünün bir kısmı, domuzları inlerinden çıkartmak için bağıra çağıra gürültüyle ormana girmişler. Diğer bir kısmı da ormanın öbür tarafına giderek, üzerlerine gelen hayvanları avlamak için pusuya yatmışlar. İnsan ve tüfek sesleri birbirine karışmaya başlamış. Orman bekçisinin elinde tabancası varmış ve o da pusuya ayrılanlar tarafında kalmış. Bekçiden daha ileride bulunan avcının biri tüfeğini ateşleyerek ‘domuzu’ yaralamış ve orman bekçisine, “Hazır ol tam üzerine varıyor” diye seslenmiş. Bekçi tabancasını çekmiş üzerine doğru gelen yaralı hayvana bir iki el ateş etmiş, fakat hayvan hiç tınmamış bile. Bakmış tam üzerine geliyor saldıracak, hemen yanı başında gördüğü ayak bileği kalınlığında olan bir çam ağacına tırmanmış. Fakat çam ağacı daha taze olduğu için bekçiyi taşıyamamış ve eğilmeye başlamış. Yaralı hayvan bekçiye yetişemiyormuş fakat altından bir öteye bir beriye gidip geliyormuş. Bekçi bu arada ecel terleri döküyormuş. İmdadına yakınındaki bir avcı yetişmiş ve yaralı hayvanı etkisiz hale getirerek bekçiyi kurtarmıştı. Bu arada bekçi korkudan altını ıslatmıştı. Şakir bunları düşündü ve iyice ürperdi.
Fakat artık hava karşı tepeden gelen birisi seçilebilecek kadar aydınlanmıştı. Büyük sedir ağaçları da yerini fundalığa bırakıyordu. Yavaş yavaş fundalığı da geçtiler. Yukarı doğru çıktıkları yokuş bitmiş, artık aşağı doru inişe geçmişlerdi. Bir süre daha gittikten sonra karşılarına büyük bir tarla çıktı. Tarlanın ortasında büyük bir çınar dibinde de buz gibi bir pınar vardı. Gelip geçenlerin rahat edebilmeleri için pınarın etrafı biraz düzeltilmişti. Güneş de tepelerin yarı yerine doğru inmeye başlamıştı.
Şakir,
-Gel ekmeklerimizi yiyelim, hem hayvanlar da biraz dinlenmiş olur, dedi. Gece yola çıkarken bir şey yememişlerdi. Kerem çok acıkmıştı. Sevinerek “tamam abi” dedi. Hayvanları çınar ağacının bacak kalınlığındaki köküne bağladılar. Hayvanlara saman torbalarını taktılar.
Kerem,
-Hayvanların yüklerini çözmeyecek miyiz?
Şakir,
-Akıllım, nasıl yüklediğimizi unuttun galiba, dedi.
Şakir semere bağladığı azığı çözerek getirdi. Yağlığı açarak ekmekleri çıkarttı. Ekmeğin birini kendisi aldı diğerini de kardeşine uzattı. Çökeleği de ikiye böldü yarısını kendine diğer yarısını da kardeşine verdi. Çökeleği ekmeğin ortasına ezdiler. Sonra soğanı Şakir bir yumrukla parçaladı ve bir kısmını kerem’e bir kısmını da kendisi aldı. Onu da çökeleğe eklediler ve dürüm şeklinde yaptılar. Sonra da iştahla yemeye başladılar, lokmalarını henüz yutmamışlardı. Bir patırtı gürültü, çikleme sesleriyle etrafları sanki sarıldı. Baktılar ki bir keklik on kadar yavrusuyla çaprazlarında pınara geliyordu. Çocukları fark edince yine bir gürültüyle tarlanın karşı yamacına kadar uçtular. Sonra anne keklik “gak gubarak, gak gubarak” şeklinde ses çıkartarak ötmeye başladı. Yavrularını etrafında topladı, daha sonra da gözden kaybolup gittiler. Çınarın gövdesinin arka tarafında kalan iki üç metrelik ince üç sırığın uçları birleştirilerek, etrafı ağaç dallarıyla ustaca kapatılmıştı. Pınar tarafından bir insan girebilecek kadar bir giriş yeri bırakılmıştı. Bu Kerem’in dikkatini çekti ve Şakir’e sordu.
Bu nedir? Abi,
Şakir:
-Keklik avcılarının suya gelen keklikleri avlamak için saklandıkları evsindir, dedi. Güneş tepelerin yarısını geçmişti. Şakir hayvanların saman torbalarını aldı. Semere tekrar bağladı. Sırayla hayvanları pınara götürdü. Katır kana kana su içti. Fakat beygir içmedi. Tekrar yola koyuldular. Artık ormanlık alan bitmişti. Büyük tarlaların olduğu Emir Ömer denen köyden geçerken köylülerin seslerini duyuyorlardı. Hâla yol aşağı doğru inmeye devam ediyordu. Bir vadiye indikten sonra patika yol bir araba yoluyla birleşti. Bir müddet araba yolunda düz gittiler. Köyden epeyce uzaklaştılar. Araba yolu farklı istikamete gittiği için onu bırakarak tekrar patika yola düştüler. Girdikleri yeni yol, geride bıraktıkları yoldan daha farklıydı. Çünkü yol etrafı çalı ve büyük kaya parçalarıyla doluydu. Sıcak iyice artmaya başlamıştı. Kayaların arasından geçerken taşlara sinen sıcak yüzlerine yansıyordu. Birkaç kilometre uzakta dağların arasından birkaç ev gözüküyordu. Duydukları horoz sesinin o köyden geldiğini anladılar. Horozların öttüğüne göre öğle vakti olduğunu düşündüler. İlerlerken kayaların arasından bilek kalınlığında akan bir suyun üzerine vardılar. Su yol kenarından arkla ileriye doğru akıtılıyordu. Çok fazla ilerlemeden bir bahçenin olduğunu gördüler. Kırk elli yaşlarında bir kadın bahçeden mevsimim son mahsullerini toplamış yol üzeride oturuyordu.
Şakir,
-İşin onsun teyze, diyerek selamladı kadını.
Kadın,
-Sağolun yavrum, dedi ve devam etti. “Nerden gelip nereye gidersiniz çocuklar”?
-Değirmene, Tahta Köprüye gidiyoruz, dedi Şakir. Kadın sormaya devam etti.
-Kimlerdensiniz yavrum?
Şakir,
-Buralardan değiliz. Köyümüz buralara uzaktır teyze, Konakkuran köyündeniz, dedi.
-Oy yavrum şimdi siz acıkmışsınız, ekmeğim yok ama şu domateslerden vereyim de yiyiverin. Şu çıkında tuz da olacaktı” dedi. Yumurta büyüklüğünde beyaz bir bez parçasına konmuş olan tuzu uzattı. Kadın sepetten irisinden hafif kızarmış nar gibi iki tane domates çıkarttı ve kollarına sildi sonra verdi.
Kadın,
-Haydin uğurlar ola, daha epeyce yolunuz var, yolcu yolunda gerek, diyerek, heybesini omzuna attı ve çocukların geldiği istikamete doğru yürüyerek gitti. Şakir avucuna biraz tuz almıştı. Bir kısmını Kerem’e verdi. Domatesleri elleriyle ikiye böldüler. Tuz serperek elma gibi yiye yiye yollarına devam ettiler.
Şakir ve Kerem için bu domatesler çok makbule geçti. Açlıktan kazınan midelerini biraz olsun yatıştırmıştı. Kayaların dar geçitlerinden geçerken çok uzakta bir vadi ortasından akan ırmak sicim gibi kıvrım kıvrım uzanıyordu. Güneşin vurduğu yerler gümüş gibi parlıyordu. Kerem bu değirmene ilk defa gidiyordu. Ne yolu biliyordu ne de çevreyi tanıyordu. Aslında Şakir, küçükken babasıyla bir kez bu değirmene gitmişlerdi, fakat üzerinden yıllar geçtiği için ayrıntıları o da unutmuştu. Kerem, abisine hayretle o parlayan şeyin ne olduğunu sordu. Şakir, Keremin sorusunu tam cevaplayacaktı, yol üzerinde iki çobana rastladılar. Keçilerini kayaların gölgesine yatırmışlar, meşe ağacının gölgesinde sigara sarıyorlardı.
Şakir,
-Selamün aleyküm, diyerek selamladı.
Çobanlar da,
-Aleyküm selam, diyerek karşılık verdiler. Şakir çobanların soru sormasına fırsat vermeden dayı dedi.
-Tahta Köprüye daha çok var mı?
Çobanlardan yaşlı olanı,
-Fazla uzak değil, bir iki sata gidebilirsiniz. Şu gördüğünüz ırmağa ineceksiniz, ama göründüğü kadar da yakın değildir” dedi.
Bir müddet daha ilerledikten sonra tepeden bir vadiye aşağı inmeye başladılar. Artık değirmeninin bulunduğu köyün sınırları içine girdikleri belli oluyordu. Çünkü dut, incir ve elma gibi meyve ağaçlarına rastlıyorlardı. Aşağı doğru indikçe ırmak daha net gözüküyordu. Köye yaklaştıkça bahçeler, nar ağaçlarında kırmızı kırmızı narlar, çınarlarda salkım salkım sararmış güz üzümleri, bahçe çitleri üzerine doğru uzanmış su kabakları hemen dikkat çekiyordu. Ev önlerinden su arkları dolu dolu bahçelere akıyordu. Bu köyün su sıkıntısı olmadığı belliydi. Bunlar Şakir ve Kerem’in dikkatini çekiyordu çünkü, kendileri içme sularını bir saatlik uzaktan getiriyorlardı.
“Z” çizer gibi dolana dolana köye indiler. Köy, ırmağın kıyısında sırtını dağa yaslamış küçük bir mahalle gibiydi. Irmağın kıyısında çınar ve ceviz ağaçlarının altında hiçbir estetiği olmayan taş yığınına benzeyen değirmene nihayet ulaştılar. Değirmen öyle bir gürültüyle çalışıyordu ki yanındaki kişiye sesini duyurabilmek için bağırmak gerekiyordu. Şakir, babası yaşlarında olan ve değirmenin kapısı önünde duran adama bağırarak,
-Selamün aleyküm, dedi.
Adam,
-Aleyküm’üs selâm, dedi ve adama söz bırakmadan,
Şakir,
-Değirmenci Yusuf emmi kimdir, buralarda mı? Diye sordu.
Adam,
-Benim, dedi ve “Haydi hayvanların yükünü indirelim, sonra konuşuruz” diyerek hayvanlara doğru yöneldi. Hayvanların yüklerini çözdüler. Şakir beygiri, Kerem de katır’ı yularından çekerek çınar ağacının altındaki hayvan bağlama yerine götürüp bağladılar. Torbalarını da başlarına taktılar. Sonra değirmencinin yanına döndüler. Değirmenci, değirmenin girişindeki büyük bir çınar latasının üzerine oturmuştu. Çocuklara da “buyurun oturun” dedi. Çocukların ayakta durur halleri kalmamıştı hemen oracığa oturuverdiler.
Değirmenci,
-Kimlerdensiniz, çocuklar? Allah’u âlem buralı değilsiniz. Buralı olsanız tanırdım, dedi. Hep Şakir konuşuyordu. Bu sefer yine o konuştu.
-Biz Konakkuran köyünden Kara Hüseyin’in oğullarıyız. Babamın çok selamı var. Unun ince olmasını istedi, dedi. Değirmenci pek umursamaz bir tavırla sırası gelince bakarız dedi. “Kara Hüseyin’in çocuklarısınız ha, hey gidi kara Hüseyin hey” diyerek bir iç çekti. Şakir’le Kerem buna bir anlam veremediler.
Değirmenci,
-Siz yoldan geldiniz açsınızdır. Daha yeni çörek pişirdim. Şurada domates ve salatalık da var. Onlardan keseyim, diyerek yerinden kalktı. Derin bir nefes aldı. “Ben de bir şey yemedim beraber yiyelim” dedi. Değirmenin giriş kapısının yan tarafında duvarda asılı olan kamıştan örülmüş sepetten üç tane domates ve iki salatalık aldı. Kerem’i işaret ederek “Yavrum, şunları hadi ırmakta yıkayıver de getir” dedi. Kendi kendine “aslında bular temiz de, bostanı ilaçlamıştım yıkanırsa daha iyi olur” diye mırıldandı. Değirmenle ırmak arası on metre bile yoktu. Kerem domates ve salatalıkları aldığı gibi ırmağa indi ve bir taraftan domatesleri kıyıyor bir taraftan da onları yemek için sabırsızlanıyordu. Çünkü çok acıkmıştı. Bir taraftan domatesleri yıkıyor, bir taraftan da ırmağın berraklığına dalıp gidiyordu. Irmak o kadar berraktı ki içinde küçük balıklar kum gibi kaynıyordu. Bir taraftan da Keremin eline doğu hücum ediyorlardı. Kerem bir an başını suyun geldiği tafra doğru çevirdi bir de ne görsün, yüz elli iki yüz metre kadar yukarıda çınar ağaçlarının arasında ırmağı karşıdan karşıya bağlayan ahşaptan yapılmış ince bir köprü vardı. Bir müddet gözlerini köprüden alamadı. Çünkü ilk defa böyle güzel bir köprü görüyordu. Kemer şeklinde kavisli yanlarına, uzaktan gözüken ahşaptan nakış gibi koruyucular işlenmişti. Kerem kendi kendine bu köprüden dolayı bu köye Tahta Köprü denmiş olmalı diye düşündü.
Kerem domates ve salatalıkları yıkadı ve getirdi. Değirmenci de bıçağı hazırlamış, önüne bir de sahan koymuştu. Bakır sahan uzun zamandır kalay görmediği içinin kızarmış olmasından belliydi. Kerem “buyur dayı” diyerek salatalık ve domatesleri değirmencinin avuçlarına koydu. Değirmenci domates ve salatalıkları alırken Kerem’e “Aferin yavrum, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun” diyerek iltifat etti. Bu Keremin çok hoşuna gitti. Çünkü böyle iltifat sözlerine pek alışık değildi. Fakat bir şey belli etmedi. Şakir’in gözleri değirmenin duvar dibine doğru dizilmiş olan çuvallara takıldı ve içinden eğer bunların hepsi un olacaksa bize iki günde sıra gelmez diye içinden geçirdi.
Bir taraftan da değirmenciyi izliyordu. Saçları bembeyazdı değirmencinin. Undan mı yoksa gerçekten saçları beyazlamış? belli değildi. Adeta saçlarının üzerine kar yağmıştı. Değirmencinin üzerinde eski püskü bir gömlek ve un ile grileşmiş siyah bir şalvar vardı. Ayaklarında ise lastik bir ayakkabı, arkası yırtılmış ve iplerle tutturulmuştu. Değirmenci Yusuf, orta boylu, alnı açık, yüzünün elmacık kemikleri çıkmış geniş bir yüze sahipti. Kaşları kalındı. Gözleri, beyaz kaşların altında kömür gibi simsiyah gözüküyordu. Elinin ayası nasırlanmıştı. Parmakları kalındı, fakat uçları çatlamış ve çatlayan yerler simsiyahtı. Adam bakımsız görünüyordu, fakat diriydi. Çünkü her gün değirmende onlarca buğday çuvalı indiriliyor, bir o kadar un çuvalı yükleniyordu. Bunların hepsine değirmenci Yusuf’un eli değiyordu. Zindeliğini galiba ona borçluydu. Doğrusu adam antrenmanlıydı.
Değirmenci Yusuf, suyunu akıta akıta domatesleri doğradı. Sonra salatalıkları aldı. Sadece sap tarafından küçük bir parçasını kesti diğerlerini sahana dilimledi. Sonra üzerine biraz tuz serpti. “Çocuklar bunun yanında bir de soğan giderdi ama kalmadı” dedi. Değirmenci Şakir’e,
-Bak ocakta köşede çörekler var, onlardan iki tane getir bakalım, dedi. Şakir üzerleri küllü olan çöreklerden iki tanesini aldı. Şakir ekmeğin kokusunu hiç bu kadar güzel duymamıştı. Çörek o kadar güzel kokuyordu ki, tarifi mümkün değildi. Çünkü çok acıkmıştı. Değirmenciye verdi. Çörekleri birkaç parçaya böldü, üzerine oturulan enli bir tahta vardı. Onun üzerine sahanı ve çörekleri koydu. Kendileri de çınar ağacından silindir şeklinde kesilmiş kütüklerin üzerine oturdular.
Değirmenci,
-Haydin başlayın, dedi. Kendisi “Bismillah” diyerek, çöreğin bir parçasını aldı. Lokmayı ağzına koydu peşinden birde domates dilimini iştahla ağzına attı. Bu arada bir gürültü koptu. Hayvan ayak sesleri, insan konuşmaları derken bir ses, Yusuf emmi, Yusuf emmi diye bağırmaya başladı. Değirmenci ağzındaki lokmayı çiğneyerek dışarı çıktı. Üç merkep yükü buğday gelmişti. İki de delikanlı vardı. Yükü çözdüler ve değirmenin içine aldılar. Delikanlılardan biri “Emmi sıra çok mu bugün bize sıra gelir mi?” diye sordu. Değirmenci, “Size yarın da sıra gelmesi mümkün değil,” duvarın dibindeki dizili çuvalları göstererek, “bakın” dedi, “”Bunlar sırada, bir de uzak yerlerden gelenler var. Uzaktan gelenlerin buğdayını geceleyin öğüteceğim, sabaha inşallah bitiririm. Sizinkilere yarın değil, ancak öbür güne sıra gelir.” dedi. Tamam, Yusuf Emmi, biz bir gün sonra geliriz diyerek gençler ayrıldılar.
Şakir’le Kerem yemeğin başında değirmenciyi bekliyorlardı. O gittikten sonra bir lokma bile almamışlardı. Aslında yemek için içleri gidiyordu, fakat o yokken yemeyi doğru bulmadılar. Değirmenci geldi, “çocuklar neden yemiyorsunuz, siz devam etseydiniz” dedi. Tekrar yemeğe oturdu. Lokmaları peş peşe sallıyordu. Bir taraftan çiğniyor bir taraftan da konuşmaya devam ediyordu. Yanındaki toprak testiden bir bardak su doldurup içtikten sonra
“Çocuklar babanız nasıl iyi mi? Hala zayıf mıdır? Hey gidi kara Hüseyin hey! Daha dün gibi hatırımda, dağıtım için bizleri İskenderun’da toplamışlardı. Babanızla orada tanışmıştık.” Diyerek söze başladı. “Tanışmamız da çok ilginç olmuştu. Farklı birliklerden askerler vardı. Babanız beni birine benzetmiş ve sen Halil’ misin? diye sormuştu. Sonra laf lafı açtı ve hemşeri olduğumuz ortaya çıkmıştı. Orada kaldığımız süre aynı koğuşta yan yana yataklarda yattık. İki ay gibi kısa bir süre beraber kaldık fakat can ciğer olmuştuk. Sonra babanız İzmit’e gitti, ben de Hatay’a gittim. Askerden döndükten sonra sık olmasa da görüşürdük ama birkaç yıldır görüşemedik. Bahanesiz dost köyü gezilmezmiş! Çocuklar kalkıp gitmek için bir bahane olması gerekiyor” dedi. Kara Hüseyin çocuklara değirmenciyle arkadaş olduğundan hiç bahsetmemişti. Şakir’le Kerem değirmencinin anlattıklarını dinledikten sonra kendilerini rahat ve biraz da yakın hissettiler. Ne de olsa babalarının asker arkadaşıydı.
Şakir, babasının söylediklerini tekrar hatırlatma ihtiyacı duydu ve
-Babamın size çok selamı vardı, unun ince öğütmenizi istedi, dedi.
Değirmenci,
-Elimden geleni yapacağım, dedi ve arada bir kalkıp buğdaya ve una bakıyor, kalın mı ince mi olduğunu, baş parmağı ile işaret parmağı arasına aldığı unu, parmak uçlarıyla test ediyordu. Değirmenin batı tarafında küçük bir çardak vardı. “Siz şu çardakta istirahat edin ben de şu sıradaki buğdayları koyayım” dedi.
Şakir ve Kerem çardağa çıktılar birkaç minder bir iki de battaniye vardı. Minderlerin üzerine uzandılar yorgunluktan uyuya kaldılar. Kerem uyandı gözlerini ovarak etrafına bir göz attı. Sabah oluyor ve etraf yavaş yavaş aydınlanıyor zannetti. Abisine yükselse,
-Abi sabah olmuş, kalk, diye seslendi. Hâlbuki güneş tepelerden henüz aşmış artık akşam vakti yaklaşmıştı. Keremin seslenmesiyle Şakir de uyandı. Bu arada değirmenci kapının önünde göründü. “Çocuklar dinlenebildiniz mi”? Diye seslendi. Şakir de sabah olduğunu düşünerek değirmenciye,
-Yusuf dayı buğdaylar bitti mi? dedi.
Değirmenci,
-Henüz birisi bitmek üzeredir, dedi. Şakir bir anlam veremedi, “nasıl yani?” dedi.
Değirmenci,
-Daha yeni akşam oluyor sabaha kadar biter, dedi. Çocuklar ikindi vakti uyudukları için uyku sersemi olmuşlardı. Şakir, annesinin ikindi vakti uyumalarına niçin karşı çıktığını daha iyi anladı. Bu arada birkaç buğday çuvalı daha gelmişti. Değirmenci, orta boyda bir tepsinin içine üç dört tane büyük salkım üzüm koymuş, çöreklerden de bölünmüş parçalar alarak çardağa getirdi. “Bunlardan atıştıralım” dedi.
Değirmende yemek pişmezdi. Açlık sebze, meyve ve değirmende yapılan çöreklerle giderilirdi. Değirmencinin öğüttüğü her çuvaldan emeğinin karşılığı olarak kendine belli bir miktar un veya buğday alma hakkı vardı. Ayrıca öğüttüğü çuvaldan un alarak çörek yapma hakkı da vardı. Buna hiç kimse itiraz etmezdi. Değirmende yapılan çörekler için alınan unun kepeği elenmeden olduğu gibi hamur teknesine dökülür ve biraz su biraz tuz ilave edilerek hamur yoğurulurdu. Sonra kalın kalın yuvarlak çörekler yapılarak değirmenin ocağında yassı bir taş üzerinde pişirilirdi. Bu çörekler bazen tam kıvamında bazen de ya tuzlu ya da tuzsuz olurdu. Değirmene uğrayan herkes bu çöreklerden yerdi.
O akşam da nasibe üzümle çörek düşmüştü. Şakir’le Kerem aslında pek acıkmamışlardı. Bu değirmencinin dikkatinden kaçmadı.
Değirmenci,
-Çocuklar, bu çok tatlı bir üzümdür, yiyin. Sonra buranın gecesi uzun, sabahı geç olur acıkırsınız” dedi. Çocuklar uykunun verdiği sersemlikten hala kurtulamamışlardı. Yerken biraz açıldılar. Üzümlerden karınları tıka basa doyuncaya kadar yediler. Etraf artık kararmıştı.
Değirirmenci,
-Çocuklar siz şu minderlerin üzerinde yatın, üzerinize de battaniyelerden örtün. Buranın gecesi serin olur. Irmağın ayazı gece üşütür. Örtünmezseniz üşürsünüz” dedi. Kendisi sırası gelen çuvalları koyacağını söyledi ve ayrıldı.
Değirmen taşının üzerine monte edilen dört köşeli tahtadan huni şeklinde yapılmış buğdayların konduğu bir hazne vardı. Dört beş şinik buğday alan bu hazneye buğdaylar konuyordu. Haznenin altına açılan deliğe ustaca yerleştirilen ince bir oluktan, bir ucu değirmen taşının üzerine diğer ucu ise oluğa monte edilen bir çubuğun titreşimiyle buğdaylar az az değirmen taşlarının arasına dökülüyor ve taşların altındaki çarka hızla gelen suyun gücüyle pervane gibi dönen taşların arasında buğdaylar un olarak değirmen taşının yan tarafına yine tahtadan yapılmış olan unluğa dökülüyordu. Arada bir bu çubuğu kontrol etmek gerekiyordu. Çünkü dönen taşın üzerinde bulunan çubuğun bazen ayarı bozularak oluktan buğdayın çok akmasına sebep olabiliyordu. O zaman da un ince olmuyordu.
Değirmenci değirmen taşının ayarını arada bir kontrol etmesi gerektiğini söyleyerek henüz sönmemiş olan ocağın başına gitti ve ocağa birkaç odun daha atarak oturdu. Şakir de bu arada hayvanların samanına, getirdikleri yemin bir kısmını koydu. Bir kısmını da sabah için ayırdı. Sonra çardağa geri döndü. Minderlerden ikisini uç uca koydu. Diğer minderlerden de yastık yaptı. Birer de battaniye alarak kardeşiyle uzandılar. Allah’tan o gün değirmende ikisinden başka misafir yoktu. O yüzden rahatlıkla altlarına serecek minder, üzerlerini örtebilecek battaniye bulabildiler. Gerçi uzak köylerden gelen olmayınca o köyden yük getirenler değirmende yatmıyorlardı. Bazen uzaktan gelen birkaç kişi de olabiliyordu.
Yatağa girdikten sonra Şakir’le Kerem sabah dönüş planını konuştular.
Şakir,
-Sabah erken kalkalım, eğer un erken çıkmış olursa erken yola çıkalım ve güneş üstümüze düşmeden şu yokuşu aşalım karanlığa kalmadan akşama eve varırız, dedi. Sonra kardeşine “Allah rahatlık versin” diyerek döndü, battaniyeyi başına çekerek sağ yanı üzere yattı. Kerem ilk defa evlerinden uzakta yabancı bir yerde yatıyordu. Onun için yeri garipsiyordu. Bir müddet bir sağına, bir soluna dönüp durdu. Bir türlü gözleri uyku tutmadı. Arada bir sivrisinek de ısırıyordu. O da uykusunu hepten dağıttı. Çocuk aklıyla “Keşke şimdi anamın yanında olsaydım da ona sokulsaydım beni kollarıyla sıkıca sarsaydı” diye düşünürken uyuya kaldı.
Hava henüz aydınlanmamıştı. Köpek havlaması ve atların kişnemesine Şakir uyandı. Kendi beygirleri kişniyordu. Onu sesinden tanıdı. Sanki bir kısrak görmüş gibi kişniyordu. Uykulu uykulu ayakkabılarını ayağına geçirdiği gibi çardaktan atladı. Hayvanların bağlandığı yere gitmesi için değirmenin içinden geçmesi gerekiyordu. Değirmene girdi ocaktaki odunlar bitmiş fakat kalan közler yine de değirmenin içini hafiften aydınlatıyordu. Değirmencinin sesi yük indirilen taraftan geliyordu. Şakir de o tarafa doğru koştu. Baktı ki köylünün biri alçak boylu doru bir kısrakla yük getirmiş, değirmenci de ona yardım ediyordu. İleride taşın dibinde de gözleri parlayan kulakları kesik siyahlı beyazlı bir köpek vardı. Şakir beygirin neden kişnediğini anladı. Kalktıktan sonra tekrar geri yatmak istemedi. Hayvanların samanlarını kontrol etti. Samanları yeterliydi. Akşam ayırdığı yemi de bölüştürerek samanlarına kattı. Değirmene döndüğünde kısraklı adam ata binmiş köpeği de arkasında ırmağın karşısına geçmiş gidiyordu. Artık sabah olmuştu. Şakir değirmenciye “Dayı bizim unlar çıktı mı” diye sordu.
Değirmenci,
-Az önceki yük gelmeden sizin son çuvalın ununu koydum ve ağzını çuvaldızla güzelce diktim. Fakat şimdi çuvaldızı nereye koyduğumu bulamıyorum, dedi. Değirmencinin gözleri net görmüyordu. Bir de içerisi biraz karanlık olunca değirmencinin gözleri küçük nesneleri seçemiyordu. Şakir de etrafa bakmaya başladı. Değirmenin ortasındaki direğin ocak tarafında gözüne bir parıltı ilişti. Şakir baktı çuvaldız, direğin küçük çatlağına iliştirilmişti.
Şakir,
-Yusuf dayı çuvaldız burada, dedi.
Değirmenci,
-Hay Allah, oraya az önce elimle ben koydum. Galiba ihtiyarlıyoruz, dedi. Aslında değirmencinin dalgınlığı yorgunluğundan ve uykusuz kalmasından kaynaklanıyordu. Güz mevsimi gelince köylüler kışlık un için değirmene akın ediyorlardı. Değirmencilerde buğdayları öğütmek için gece gündüz demenden çalışıyorlardı. Bazı köylerin değirmeni bozulunca, yakın köylülerin değirmenlerinde yığılma oluyordu. Değirmenci Yusuf, işte o yoğunluğu yaşıyordu ve o gece de uyuyamamıştı.
Değirmenci,
-Çayımızı içelim sonra ben sizi yolcu ederim, dedi. Ocağın kenarında tencere büyüklüğünde dışı isten simsiyah olmuş bir çaydanlık duruyordu. Çaydanlığı işaret ederek Şakir’e “Haydi şunu al ırmaktan doldur getir ben de ocağı tutuşturayım” dedi.
Şakir çaydanlığı aldı ve ırmağa inerek içindeki çayları suya boşalttı. Suyun içinde çay atıkları iki metre gitmeden dağılarak kayboldu. Sonra suya daldırarak içini doldurdu. Elini yüzünü de yıkadı ve geldi. Değirmenci de ocağı yakmıştı. Saç ayağını ateşin üzerine koydu. Onun üzerine de çaydanlığı yerleştirdi. Su kaynarken değirmenciyle Şakir un çuvallarını hayvanlara yükletilecek yere, değirmenin yanındaki düzlüğe biraz zorlanarak taşıdılar. Bu arada Kerem de kalktı. O geç uyuduğu için sabah erken uyanamamıştı. Irmağa indi ellerini ve yüzünü yıkadı. Sonra o da geldi. Çay suyu fokur fokur kaynamış taşarak ateşi söndürüyordu. Değirmenci, ocağın sağ çaprazındaki taka’dan küçük bir çay kutusu çıkardı. Çayları avucunun içine doldurdu. Sonra çaydanlığın içine döktü. Onu da bir çay kaşığı ile iyice karıştırdı. Çaydanlığı bu sefer ateşin kenarına koydu. “Demini alıversin” dedi.
Değirmenci, gece pişirdiği üç dört çöreği biraz ileride tahtanın üzerindeki bir bez parçasının arasından çıkardı. Çörekler soğumuş ateşin yanına koyalım da biraz ısınsın dedi. Ocağın iki köşesine de ateşe paralel birer çörek koydu. Arada onların önünü arkasına çeviriyor, bir taraftan da tuzu nasıl olmuş acaba diyerek köşesinden bölüp ağzına atıyordu. Karanlıkta tuzunu tam ayarlayamadım diyordu. Ocağın sağ çaprazındaki takaya tekrar uzandı. Üç tane kulplu cam fincan bir de yarım kiloluk paslanmış bir helva kutusu çıkardı. Helva kutusunu yere bıraktı. Fincanları kapıdan sızan ışığa tutarak gözlerini kısıp içine dikkatlice baktı. Bunlar su görmeli dedi. Şakir “ver dayı ben yıkarım” dedi ve fincanları alarak ırmağa indi. Suya birkaç sefer daldırdı ve çıkarttı. Kulplarından tutarak getirip değirmenciye uzattı. Ocağın başında çömelen değirmenci, fincanın birine çaydanlıktan biraz su koydu. Sırayla hepsini çalkaladı ve sonuncusunu da çalkaladıktan sonra ocağın köşesine serpti. Tekrar çaydanlığı aldı ve fincanları ağzına kadar doldurdu. Çayın çöpleri fincanın içinde yüzüyordu. Çünkü süzek filan yoktu. Yere koyduğu helva kutusunun kapağını açtı. Dört tane şeker alarak kendi fincanına attı. Sonra kutuyu çocukların önüne uzattı. Kendisi çayı karıştırmaya başladı. Karıştırırken bir çıngırak gibi ses çıkıyordu. Sonra Şakir’e uzattı çay kaşığını, o da karıştırdı. Şakir de Kereme verdi. Böylece bir kaşıkla üçü de çayını karıştırdı.
Çörekler ateşin karşısında iyice kızarmıştı. Değirmenci birini aldı ortadan ikiye böldü. Yarımları da ikiye böldü. Birer parça çocuklara uzattı. Bir parçasını da kendisi aldı. Eliyle çörekten bir parça bölüp ağzına koyuyor sonra bir yudum çaydan içiyordu. Çocuklar da aynı şekilde bir çörekten ısırıyorlar bir çaydan yudumluyorlardı. Yiyecek başka hiçbir şey yoktu. Bunu öyle keyifle yiyorlardı ki başka bir yiyecek akıllarına bile gelmiyordu. Bu şekilde ikişer fincan çay içtiler. Fincanlar ve çaydanlık olduğu yerde kaldı ve yük yükleme alnına çıktılar. Gökyüzüyle bitişik gibi gözüken tepelerde artık güneş gözüküyordu. Şakir hayvanları yükleyelim demeye kalmadı değirmenci, “Haydi yavrum hayvanları getir” dedi. Şakir hayvanları bağladığı yere gitti. Akşam rahat yatabilmeleri için çözdüğü semerlerini tekrar üzerlerine koydu. Kolanlarını sıkılaştırdı. Yularlarını çözdü, beygirin huysuzluğu aklına geldi. Onu tekrar yerine bağladı ve önce katırı getirdi. Önce iki un çuvalını yan yana koydular. Sonra katırı çuvalların arasına getirdiler. Kerem katırın yularından tuttu. Değirmenci ile Şakir un çuvalını kaldırarak semere yerleştirdiler. Değirmenci çuvalı sıkıca sardı. Sonra özel olarak yapıp orada hazır bulundurduğu desteği çuvalın altına koydu. Diğer tarafa geçtiler, onu da kaldırıp koydular ve değirmenci onu da sıkıca sardı. Kerem katırı ilerideki boş alana çekti ve yularını oradaki bir ağaca bağladı. Şakir hemen koşarak beygiri yerinden çözdü ve getirdi. Bunu yüklerken biraz zorlandılar fakat beygir evdeki gibi huysuzluk çıkartmadı. Zaten beygir evden dışarı giderken yaptığı huysuzluğu, dışardan eve dönerken göstermiyordu. Değirmenci hayvanların kolanlarını tekrar tekrar kontrol etti. Değirmene girdi ve elinde bir çörekle çıktı. “Çocuklar, bir mendil veya yağlığınız var mı” dedi. Şakir gelirken anasının ekmek koyduğu yağlığı beline sarmıştı. Onu çözerek “buna koyabiliriz” dedi. Çöreği ona sardı ve “çok sağ ol dayı” diyerek memnuniyetini ifade etti.
Değirmenci,
-Kara Hüsyin’e çok selamımı söyleyin unu elimden geldiği kadar istediği gibi ince yapmaya çalıştım. Yediğimiz çörekler sizin undan yapmıştım güzel olmuş. Babanızın yolu bu taraflara düşerse, mutlaka uğrasın misafirim olsun, dedi. Sağ elini omuz hizasına kaldırdı, “uğurlar ola” diyerek selamladı ve sonra değirmene girdi.
Şakir ve Kerem hayvanların peşine düştüler ve dik yokuşa tırmandılar. Yol, köyün ortasından geçiyordu. Köklülüler günlük işlerine gitmek üzere yola koyulmuşlardı. Kimi baltasını omzuna almış ormana gidiyordu. Kimi keçileri bir araya toplamaya çalışıyordu. Kimi kadınlar evlerinin önündeki bostanı suluyor kimileri de evlerinin yanında keçileri sağıyordu. Onların hepsi tek tek geride kaldı ve geldikleri gibi “Z” çizerek güneşe kalmadan yokuşu çıktılar. Tepeye çıkıp baktıklarında ırmak, incecik sicim gibi gözüküyordu. Artık yol kayaların arasından geçse de aykırıydı. Emir Ömer’e kadar zorlanacak yokuş yoktu. Öğle suları bu köyden geçtiler. Tekrar bir yokuşa tırmandılar. Gelirken indikleri her iniş dönerken karşılarına yokuş olarak çıkıyordu. Gelirken dinlendikleri ve yemek yedikleri su başında yine dinlenmek için durdular. Hayvanların torbalarını çıkardılar, samanları az kalmıştı. Ama idare edeceklerdi çünkü yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Şakir torbaları hayvanların başına taktı. Keremle suyun başına oturdular. Değirmencinin verdiği çöreği ortadan bölüşerek yanında hiçbir katık olmaksızın keyifle yediler. Sonra dizlerinin üzerine eğilerek ikisi de pınardan su içti. Pınarın etrafındaki kuş tüyleri ve taş üzerindeki kan damlacıkları dikkatlerinden kaçmadı. Bir avcı suya gelen kekliklerden bir kaçını vurmuş olmalıdır diye düşündüler. Karşıdaki köyü biraz seyrettiler. Kendi köylerinden farksızdı. Evler biri birine uzak ve terkedilmiş gibi sessizdi. Hepsi taş duvar ve üzeri topraktı. Her birinin önünde bir iki ağaç ve küçük bir ağıl vardı. Bir ev kenarında oynayan birkaç çocuğu görmeseler, bu köyde insan yaşamıyor diye düşüneceklerdi.
Şakir hayvanların saman torbalarını aldı semerlerine bağladı. Pınara getirdi, ikisi de kana kana su içtiler. Sonra yola tekrar koyuldular. Döne döne yokuşu çıktılar ve fundalığa girdiler. İleriden bir hayvan ayak sesi duyuldu. Beygir kulaklarını dikti. Karşıdan gelen hayvanın kokusunu alır almaz beygirin hareketleri değişti. Şakir bunun bir kısrak olabileceğini tahmin etti. Biraz daha ilerlediler beygir kişnemeye başladı. Gerçekten karşıdan kısraklı bir yolcu geliyordu. Şakir hemen beygirinin yularından tutu ve ön tarafa geçti. Karşıdan gelen yolcu kısrağın üzerindeydi. Beygirin çapkınlığını görünce atını yol kenarına sürdü. Çocuklar hizasını geçene kadar orada bekledi. Beygir o tarafa doğru yöneldiyse de Şakir’in yuları sıkı tutuşu dönmesine mani oldu. Beygir geçtikten sonra yolcu atını yola indirdi ve yoluna devam etti. Hayvanlara mukayyet olalım derken selamlaşma fırsatı kalmadan çocuklar ve yolcu bir birlerinden uzaklaştılar.
Gelirken korktukları ormana girdiler. Ormandan şimdi sadece kuş sesleri geliyordu. Giderken gece geçtikleri ormanı dönerken gündüz geçiyorlardı ve korkmuyorlardı. Bir müddet daha ilerlediler karşılarından gelen bir tavşana rastladılar. Tavşanı görmeleriyle kaybolması bir oldu. Ağaçların arasına karışıverdi.
Ay Tepesini, Gümüş Tepesini, Kabak Tepe’yi ve Kızıl Tepe’yi geçerek akşam kızıllığı ile köyün karşısındaki Aktaş Gediğine geldiler. Köylerini görünce içlerinde müthiş bir sevinç belirdi. Kendilerini evlerine gelmiş gibi hissettiler. Büyük bir işi başarmanın gururunu yaşadılar. Yavaş yavaş köye girdiler ve etrafın kararmasıyla eve geldiler. Babaları henüz tarladan dönmemişti. Hayvanların yükünü indirdiler. Durdu Fadime çocuklarına uzunca sarıldı ve bağrına bastı. Bu yolculuktan sonra Kerem, köyden ayrılarak kasabaya gitmeye kafasına koydu.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top