search
top

süleymaniye

SÜLEYMANİYE

Bugün 30 Ağustos 2013, günlerden Cuma ve Süleymaniye ’deyim. Süleymaniye İstanbul’un Fatih ilçesinde bir semtin adıdır. Bu semt adını, 70 dönüm üzerine kurulan muhteşem Süleymaniye külliyesinden almaktadır.
Cuma namazını Süleymaniye Camiinde kılmaya karar verdim. Camiye girdiğimde ezanın okunmasına az bir zaman kalmıştı. Müminler fevç fevç camiyi dolduruyordu. Neredeyse her milletten insan vardı. Çünkü giyim kuşam, sima ve davranışlarından Türk olmadıkları belli oluyordu. Hepsi yan yana oturmuş, aynı kıbleye yönelmiş, aynı huzur ve huşuyu yaşadıkları yüz ifadelerinden belli oluyordu.
Malum Ağustos ayının tarihimizde önemi büyüktür. Çünkü bu ay zaferlerle dolu bir aydır. Örneğin Malazgirt, Otlukbeli, Çaldıran, Mercidabık ve Mohaç zaferleri, Belgrad ile Kıbrıs’ın fethi, Sakarya Meydan Muharebesi, Büyük Taarruz hep bu ay içerisinde yapılmıştır. Dolayısıyla hutbe konusu da günün anlam ve önemiyle ilgiliydi.
İmam hutbede özet olarak şunları anlattı:
– Bugün bu toprakların fetih gününü idrak ediyoruz. Zaferlerin gölgesinde nefesleniyoruz. Bugün Ağustos sıcağında kanını huzur için akıtan şehitlerimizi, alın terini barış için döken gazilerimizi hatırlıyoruz. Her yıl gelen Ağustos ayında millet olarak bizler, 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslâm’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını düşmanlara kapatan Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlarız. Tarihimize gider, ondan aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa ederiz. Bizi başarılı kılan, zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışır; bundan yüksek bir şuur elde etmeye gayret ederiz.
Zaferler ayında biz müminlere düşen, zaferlerle övünmek değil; bu zaferlerin nasıl elde edildiğini; zaferlerin arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi anlamaktır. Bugün de aynı iman ve teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapmaktır. İslam coğrafyasının bugünlerde maruz kaldığı zulüm, zorbalık, haksızlık ve kötülükler, zaferlerimizi ve bu zaferlerin arkasındaki ruhu yeniden anlamaya olan ihtiyacımızı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Unutmayalım ki ecdadımıza bu yüksek ruhu kazandıran “din-i mübin-i İslâm” dır. Onlar i’lâ-yı kelimetullah uğruna yaşamışlardır. Allah adı en yüce olsun diye mücadele vermişlerdir. Yeryüzünde hak, hakikat, adalet, hukuk, ahlak, barış ve huzur egemen olsun diye çaba sarf etmişlerdir. İslâm’ın barış ve esenlik dini olduğunu bütün dünyaya göstermişlerdir. Mazlumların sığınağı, zalimlerin korkulu rüyası olmuşlardır. Bedir’de de aynı ruh vardı, Malazgirt’te de… Mekke’nin Fethinde de aynı ruh vardı, Çanakkale Zaferinde de… İstanbul’un Fethinde de aynı ruh vardı, Kurtuluş Savaşında da… İmam, hutbeyi zafer kazandıktan sonra, zafer sarhoşluğu yaşanmaması gerektiğini Allah’ın şu uyarısıyla tamamladı.
– Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların akın akın Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde, Rabbine hamt ederek onu tesbih et ve ondan mağfiret dile. Çünkü o, tövbeleri daima kabul edendir.
Namazdan sonra etrafını dolaşarak Süleymaniye’yi doyasıya seyretmek istedim. Fakat kıble tarafı bazı çalışmalardan dolayı kapatılmıştı. Süleymaniye’yi bir bütün olarak görmem mümkün olmadığından gezimi başka bir zamana erteleyerek ayrıldım.
Aradan epey zaman geçti. Yarım kalan bu ziyareti tamamlamak üzere tekrar Süleymaniye’ye gitmeye karar verdim. Aradan tam bir yıl, bir gün geçmişti. Kadıköy iskelesinden Eminönü vapuruna bindim. Vapurun sağ tarafında pencerede kenarında kendime bir yer buldum ve gözümün ulaşabildiği yerleri seyrederek Süleymaniye’ye doğru hareket ettim. Tarih, 31 Ağustos 2014 pazar.
Biraz rüzgârlı, fakat pırıl pırıl bir hava vardı. Havanın serinliği son baharı müjdeliyordu. Vapur bir manevrayla yoluna koyuldu. Bu arada gözüme ilk çarpan Haydarpaşa Garı oldu. Fakat elden ayaktan düşmüş, beti benzi solmuş, mecali kalmamış yaşlı bir adam gibi duruyordu. Bakımsızlığı ilk bakışta yüzünün renginden anlaşılıyordu. Deniz tarafında duvardaki saat 1515’e takılmış kalmıştı. Saatin zamanla irtibatı koptuğu gibi suskunluğuna bakılırsa garın da kopmuştu.
Biraz daha ileri bakınca ağaçların arasından Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi beyaz bir lale gibi boynunu uzatıyordu. Vapurun biraz ilerlemesiyle Garın solunda kalan çirkin binalar geride kaldıktan sonra II. Abdülhamidin armağanı muhteşem bina gözüme çarpıyordu. Çok geniş bir alana inşa edilen binada hiçbir masraftan kaçınılmadığı uzaktan bakınca bile anlaşılıyordu. Binanın deniz tarafındaki cephesi gerçekten dikkat çekiciydi. Bu cephe simetrik üç bina gibi gözüküyordu. Ortadaki binanın iki tarafında bulunan kulelerin her birinde birer saat bulunuyor. Ortadaki binanın üstünde ise bir arma ve kitabe göze çarpıyordu. Pencereler, sanki bir gerdanlığa dizilmiş inciler gibiydi. Bu güzelliği biraz daha ilerdeki Selimiye kışlası tamamlıyordu.
Selimiye, ihtişam ve zarafeti mezcetmiş görünüyordu. Fakat önüne sonradan dikilen binalar ve limanın görüntüsü kara bir bulut gibi o muhteşem binayı gölgeliyordu. Harem otogarı kıyıya emaneten monte edilmiş tabloyu bozan bir parça gibi duruyordu. Fakat Harem Üsküdar sahil yolunun üzerinde bulunan ağaçlar bir yaşam koridorunu hatırlatıyordu. Salacağın güzelliği belki de Kız Kulesinin yansımasıydı. Denizin içinde bir inci tanesi gibiydi Kız Kulesi. Üsküdar’ı süsleyen minareler ilçeye ayrı bir güzellik katıyordu. Valide Sultan ve İskele (Mihrimah Sultan) camileri minareleriyle İslam’a şahadet ederken aynı zamanda tarihe de şahitlik ediyordu.
Marmara Denizinin ortalarına vardığımızda Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan Boğaziçi Köprüsü sanki boğazın boğazına bir gerdanlık olarak takılmıştı. Dolmabahçe Sarayı, Galata Kulesi, Mecidiyeköy ve Levent taraflarında yükselen gökdelenlerle alçak binaların uyumsuzluğunu seyrederek Emin önüne ulaştım. Emin önünde yürürken yerliden çok yabancı insanların olması dikkatimi çekiyordu. Neyse Yeni Cami’nin önünden geçerek Mısır çarsısının arka sokaklarından yürüyerek Süleymaniye Camiine doğru Mercan yokuşuna tırmandım. Hafta sonu olmasına rağmen sokaklar yine de kalabalıktı. İstanbul’un her semtinde karşılaştığım Afrikalı çocukların mağazalardan hafta içi satacakları malları almaları dikkatimden kaçmıyordu.
Yokuş yukarı çıkarken bir taraftan önceki yıl giremediğim Süleymaniye camiinin Boğaza bakan tarafından seyredeceğim manzarayı düşünüyorudum. Boğazı kuş bakışı seyrederim ve Anadolu yakasının birçok yerini de uzaktan görme imkânı bulurum diye düşünüyordum. Buralarda da nerdeyse her sokağın başında yerliden ziyade yabancı insanla karşılaşıyordum. Ellerinde bir fotoğraf makinası, sırtlarında çantaları tarihi her ojeyi fotoğraflıyorlardı. Bu arada zihnimden, “sen iki adım yerden gelip bu mirası gezip görüp öğrenemezken elin adamı dünyanın öbür ucundan gelerek incelemeleri ne acıdır” düşüncesi geçiyordu.
Nihayet dolambaçlı sokaklardan Süleymaniye camiine çıktım. Etraf tenha idi. Çimler üzerinde 6-7 yaşlarında 4-5 çocuk Arapça konuşarak top oynuyorlardı. Muhtemelen Savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan Suriyeli ailelerin çocuklarıdır diye içimden geçirdim. Kalecilik yapan çocuğa nerelisin diye sordum. Urfalıyım dedi. Ben Arapça sorduğum halde çocuğun Türkçe cevap vermesi ilginçti. Onları oyunlarıyla baş başa bırakarak caminin avlusunda ilerlerken yine yabancıların konuşmaları ve ikide bir flaş patlaması dikkat çekiyordu.

Caminin arkasından dolanarak kıble tarafına geçtim. Fakat ne göreyim! Önceki yıl restorasyon için kapatılan sağ taraftaki kabirlerin bulunduğu yer yine kapalıydı. Sol tarafta ise muhtemelen sonradan yapılmış olan binalar cami avlusundan görüş alanını engelliyordu. Ayrıca Süleymaniye gibi muhteşem bir eserin yanında bu yapılar çok çirkin bir görüntü oluşturuyordu. Harabeyi andıran bu dükkânlar boş olmasına rağmen “zafer iş bakırcısı, Arafat, Sultan Teras Cafe, Bakır ve Sarı” gibi tabelaları hala üzerinde asılıydı. Avlunun sadece bir kısmından boğaz ve Çamlıca sırtları görülebiliyordu. Orayı da yerli yabancı turistler doldurduğu için rahat bir şekilde boğazı ve Anadolu yakasını seyretme imkânı olmadı.
Cami avlusunun içten dört köşesini gezdim. Minareler, şadırvan, abdest alma yerleri, musluklar, merdivenler, türbeler, kubbeler, avludan dışarıya açılan kapılar, caminin kapıları…. Her şey, ama her şey bir tarihti. Cami avlusu dışında kalan medrese, kütüphane, hastane, hamam, imaret ve dükkân gibi müesseselerin kubbeleri de muhteşemdi. Her birimin üzerindeki kubbeler küme küme oba çadırlarını andırıyordu. O çadırları kuranlar obayı çoktan terk etmişti.

——

Süleymaniye Camii, I. Süleyman adına 1551-1558 yılları arasında Mimar Sinan tarafından kalfalık döneminde inşa edilmiştir. Süleymaniye Camii, medrese, kütüphane, hastane, hamam, imaret, mezarlık ve dükkânlardan oluşan Süleymaniye Külliyesi’nin bir parçası olarak inşa edilmiştir.
Nasr suresi,1-3. ayetler.
1908’de İstanbul-Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak II. Abdülhamid döneminde inşa edilmiştir.
Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kırk yıllık geçmişi ile ülkemizin kardiyoloji ve göğüs, kalp ve damar cerrahisi alanlarında hizmet ve eğitim veren en büyük hastanelerinden biridir.
Haydarpaşa’da Marmara denizine hâkim bir tepede II. Abdülhamid döneminde inşa edilmiş olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası, eğitim binaları arasında en dikkat çekenidir.
Nizâm-ı Cedîd askerleri için III. Selim tarafından inşa ettirilmiştir. II. Mahmut devrinde yeniden inşa edilmiş, Sultan Abdülmecid devrinde iki defa yenilenmiş ve kışlanın dört köşesine yedişer katlı birer kule ilâve edilmiştir.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top