search
top

Sandalyeye Çıkarak Abisini Öpen Çocuk

Sandalyeye Çıkarak Abisini Öpen Çocuk

1950’li yıllarda Of’un Sarıkaya Köyünden ince bir yol uzanır İstanbul Tophaneye. Bir han odasında hem öksüz hem de yetim üç kardeş. Hayatlarının en kıymetli, en sıkıntılı ve de en mutlu zamanlarını o küçücük odada geçirirler. Oda küçücük amma onlar için bir saray yavrusu. Çünkü zaman zaman kuru ekmek yeseler de üvey anne azarı işitmezler. Aynı yastığa baş koyarlar aynı yorganın altında uyurlar ve anne sıcaklığı gibi kalplerinin sıcaklığı biri birini ısıtır. Hem anne hem baba olur kardeşlerine Kemal ağabey. Kol kanat gerer küçüklere. Bu satırlar o üç kardeşin hikâyesidir.
En büyük on altı on yedi yaşlarında, ortanca altı yedi, en küçük ise dört beş yaşlarında. Annelerinin vefatından sonra babalarının eve üvey ana getirmesine gönül koyan Kemal, gurbetin yolunu tutar ve İstanbul’a gider. İstanbul’un taşı toprağı altın ya. Tophanede bir handa küçük bir oda kiralar. Bir zaman inşaatlarda çalışır, fakat sıla hasreti, hele analık elinde kalan öksüz küçük yavrucakların durumu bir türlü çıkmaz aklından. Şimdi onlar ne yerler ne içerler, ne giyerler? Babanın durumunu bildiği için ondan fazla bir şey beklemez. Gündüz var gücüyle çalışırken çocukların durumu kafasını pek o kadar meşgul etmezdi. Fakat akşam eve giderken nerde annesiyle el ele yürüyen bir çocuk görse sol yanına bir ateş düşüverir. Hem annesinin hem de kardeşlerinin hasreti burgu gibi işler yüreğine.
Bu hasrete fazla dayanamadı Kemal ve memlekete dönmeye karar verdi. Kardeşlerine birkaç küçük hediye de almıştı. Tahta bavulunu açtı çamaşırını gelişi güzel koymaya başladı. Çamaşırı da ne ki, bir gömlek, bir pantolon ve bir iki de fanilası vardı. Sıra kardeşlerine aldığı hediyeleri koymaya gelince onları bavula özenle yerleştiriyordu. Bu arada gözleri dolu dolu oldu. Elleri titriyordu. Bir iki saniye dalarak öylece kaldı. Sonra kendini toparladı. Valizi kapattı ve köşeye koydu. Gelirken Of’tan Trabzon’a oradan da İstanbul’a vapurla gelmişti. Yine aynı yolla dönecekti. Sabah erkenden kalktı ve vapur iskelesine gitti. Vapurun o gün kalkacağını öğrendi ve üçüncü mevkiden bir bilet satın aldı. O zamanlar İstanbul’dan on beş yirmi günde ancak bir vapur kalkardı Trabzon’a. Sevinçle eve döndü çünkü iki saat sonra köye gitmek üzere hareket edecekti. Fakat o iki saat bir türlü geçmiyordu. Evden bavulu aldığı gibi iskeleye geldi, oralarda oyalandı ve hareket saati geldiğinde vapura binerek Trabzon’a doğru hareket etti. Uzun bir yolculuktu. Yol bir türlü bitmiyordu. Fakat sonunda Trabzon’a indi. Oradan da Of’a baba ocağına ulaşmak kolay olmadı.
Kemal’in getirdiği kendisi küçük, fakat değeri büyük olan hediyeleri Halis ve Muzaffer görülmeye değer bir sevinçle alıyordu. Ağabeyleri onlara onlar da ağabeylerine sarılıyordu. Aile kalabalıktı çünkü üvey annenin de birkaç çocuğu vardı. Onlara da ufak tefek bir iki şey getirdiyse de özel bir hediye getirmediği için üvey annenin alındığı tavrından anlaşılıyordu. Akşam üvey anne, baba ve çocuklar sofrada toplandılar. Sofrada karalahana çorbası, mısır ekmeği ve tere yağı vardı. Hem yemek yiyiyorlar hem de sağdan soldan sohbet ediyorlardı. Ağabey kardeşlerini o kadar özlemişti ki tepeden tırnağa onları süzüyordu. Alıp kalbine sokacak gibi gözlerinin içine bakıyordu. Bir ara kendi kardeşlerinin önünde lahana çorbası, üvey annenin çocuklarının önünde tereyağı ve mısır ekmeği olduğunu fark etti. Ağabeyin tepesinden aşağı sıcak bir su dökülmüş gibi oldu. O an kardeşleri bu annenin elinde bırakmamaya karar verdi. İçinden “ben buradayken bunu yapan acaba ben yokken neler yapıyor” diye geçirdi. Fakat sesini çıkarmadı. Sohbete devam ettiler, çaylarını içtiler daha sonra da yattılar. Kemal yol yorgunluğundan biraz geç uyanmıştı. Vakit hayli ilerlemişti. Evin sofasına çıktı, etrafı seyrederken bir de ne görsün, en küçük kardeşi Muzaffer o zayıf çelimsiz bacaklarıyla elindeki su kovasını zor taşıyor. Su eve epeyce uzak yerden alınıyordu. Hemen sofadan atlayarak kardeşinin elinden kovayı aldı ve eve kendisi getirdi. Artık dayanamadı ve “yazık değil mi bu çocuklara, neden böyle ağır iş yaptırıyorsun” diye üvey anneye serzenişte bulundu. Üvey anne sanki hiç duymadı. Kemal, kardeşlerini oradan kurtarmanın yollarını düşünmeye başladı. Ve planını zihninde yaptı. Önce Halis’i yanına alacak, daha sonra da Muzaffer’i götürecekti. Kemal, köyde bir hafta kadar kaldıktan sonra, Halisi de yanına alarak İstanbul’a döndü. Dönmeden önce İstanbul’da çalışırken biriktirmiş olduğu yevmiye parasından bir kısmını babasına verdi. Çünkü Muzaffer üvey annenin yanında, köyde kalacaktı. Bıraktığı parayla bir eksiği, gediği kapatırlar diye düşünüyordu.
Of’tan Trabzon’a geçtiler. Oradan da tekrar İstanbul’a yine vapurla döndüler. Halis ilk defa vapura biniyordu, ilk defa gurbete çıkıyordu. Bu yüzden hem tedirgin hem de çok heyecanlıydı. Ama abisine olan güveni heyecan ve tedirginliğini hafifletiyordu. Kemal, ekmeğini taştan çıkaran on yedisinde yağız bir delikanlıydı. Daha gençliğinin baharında gurbetin acımasız yüzüyle tanışmış hayatı yakinen tanıyan geleceğe umutla bakan, baba olmadan babalık sorumluluğunu taşıyan bir olgun adamdı o. Yokken sabreden, varken şükreden bir inanmış insandı. Halis, hayatı henüz alaca karanlık gören ve tam anlamlandıramayacak bir yaşta idi. Annesinin ölümünü hayal meyal hatırlıyordu. Ne yuvasına dönebilen ne de uçup yükseklere kanat açabilen kanadı kırık bir kuş yavrusu gibiydi. Olup bitenlere bir anlam da veremiyordu. Anne sevgisine daha doymadan, o vefat etmişti. Baba şefkati görmeden, baba ocağını terk etmişti. Gurbetin ne olduğunu bilmeden kendini gurbetin kucağında buluvermişti. O, kendi içine dönmüştü. Tek varlığı Kemal ağabisiydi. Çünkü bir onu tanıyordu, bir de kaldıkları Tophanedeki han odasını.
Her sabah, taze bir gün olarak başlıyor Kemal, yine inşaat işlerinde çalışıyordu. Halis’i ise evde yalnız tek başına bırakıyordu. Halis ya han odasında ya da sokağa açılan kapı önünde dünyadan habersiz akşamlara kadar buz gibi duvarlara bakarak abisini bekliyordu. Soğuk sıcak fark etmiyor, onu ikisi de yakıyordu. Yemek yapamayan, çamaşır yıkayamayan, eli ekmek tutamayan Halis, abisini beklemesin de kimi beklesin. Beyaz benzi solmuş, yanakları çökmüş, elmacık kemikleri çıkmış ufacık boyuyla hayatı okuyordu.
Kemal, adalarda yine bir inşaatta iş bulmuştu. Her gün vapurla o işe gidip geliyordu. Ancak adadan akşam iki dönüş vapuru vardı. Biri 19’da diğeri ise 23’te. On dokuz vapurunu kaçıran gece yirmi üçe kadar beklemek zorunda kalıyordu. Bazen Kemal’in de vapuru kaçırdığı oluyordu. Vapuru kaçırdığı günlerden bir gündü. On dokuz vapuruna yetişememişti Kemal. Gecenin yirmi üçünü bekleyecekti. Fakat aklı hep Halis’te idi. Çünkü sabah çıkarken yemeğini hazırlamayı unutmuştu. Bir de gecikince akşam o çocuk ne yiyecekti? Yirmi üç vapurunu beklemekten başka da bir çaresi yoktu. Nihayet gece vapuru geldi ve bindi, fakat her gün gittiği o yol, o gün uzadıkça uzadı. Gecenin bir yarısı eve geldiğinde küçük Halis’i daha uyumamış ve biraz da korkmuş, köşeye oturmuş bir halde beklerken buldu. Abisini görünce sevinçle yerinden fırlayarak abisinin yanına geldi ve bir sandalyenin üzerine çıktı abisinin boynuna sarılıp öptü, öptü, öptü…. İşte ağabey kardeşlik böyle bir şeydi. O akşam yine başyemekleri olan iki yumurta kırdı ve karınlarını doyurarak yattılar.
Kemal, kardeşi Muzaffer’in o su taşımasını hiç unutamadı. İyi kötü Halisle geçinip gidiyorlardı, fakat Muzafferin durumu aklından bir türlü çıkmıyordu. Kemal daha sonra memlekete tekrar giderek kardeşi Muzaffer’i de yanına alacak. Küçükler büyüyecek genç üç kardeş omuz omuza vererek inşaatlarda çalışırken daha sonra kendileri iş vermeye başlayacaklardır… Hayat bir ırmak gibi!

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top