search
top

Hayalin Sermayesi Yoktur

Hayalin Sermayesi Yoktur
Gelişmiş toplumlar, kalkınmış şehirler, müreffeh insanlar görürüz. Bu ülkeler, insanlar ve şehirler böyle geliştiği halde biz neden bu durumdayız? diye acaba kaç kişi düşünür? Hep merak etmişimdir ülkemizde acaba kaç kişi bu işin gerçekten sancısını çeker? Beylik sözler söylemekten teeddüp ederim, fakat içimden gelenleri samimiyetimle paylaşmak istiyorum. Çünkü eğitimimiz içimi acıtıyor. İdeolojik yaklaşımlar içimi acıtıyor. Bu bedene olmayan gömleği giydirmeye çalışmalar içimi acıtıyor. Düşlediğine yetişememiş bir eğitimci olmam, içimi acıtıyor. Dengesizlikler dengemi bozuyor. Yılın bir gününde “eğitimi ve eğitimciyi gündeme almalarından” çok, ama çok rahatsız oluyorum.
Toplumların gelişmişliği eğitim seviyeleri ile paralel olduğunu kimse inkâr etmiyor. Eğitime yatırım yapan toplumların her zaman kazançlı çıktığını herkes biliyor. Eğitimin çok kapsamlı ve kompleks bir yapı olduğunun da herkes farkındadır. Çünkü konuşanları dinliyoruz, yazılanları okuyoruz ve görsel medyayı izliyoruz. Ancak bilmek, görmek ve dinlemek yetmiyor. Eğer bir bilgi doğruysa onu onaylamak, onayladıktan sonra da eyleme dönüştürmek gerekiyor.
Toplumların eğitiminde baş aktör öğretmenlerdir. Bütün dünyada iyi veya kötü bu işi adına “öğretmen” denen insanlar yapıyor. Aslında ülkeler arasında öğretmenlerde bir fark olduğunu düşünmüyorum. Çünkü öğretmen, önüne konan müfredat programını aldığı eğitim ve kişisel kabiliyetine göre uygular. Fakat ülkeler arasında bilim, teknoloji ve kalkınmada ciddi farklar vardır. Bu farkı yaratanların öğretmenler olması dikkat çekicidir. Bu bağlamda öğretmenlerini iyi yetiştiren ve eğitim programını çok iyi planlayan toplumlar bu rekabette hep önde gidiyor. Öğretmeni yetiştirirken o günün şartlarına göre iyi eğitim verilse bile öğretmenin sürekli yenilenmesi gerekiyor. Çünkü eğitim uzun soluklu bir süreçtir. Öğretmenlerin kendi kendini yenilemesi imalat hatası gibi bir şeydir. Zira “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” Bu sistem içinde kendini geliştirerek yenileyen öğretmenleri alkışlıyorum. Öğretmenin çalışma hayatı uzun bir süreç, her şey hızla gelişiyor ve değişiyor. Bu sürece uyum sağlayamayan öğretmen, değişim ve gelişimin bir parçası olarak yetişen yeni nesle bir şey veremiyor. Bu çerçevede şahsımda bütün branşlar için şunları hayal ediyorum:
Bir öğretmen olarak tiyatro eğitimi almak isterdim. Öğretmenim tiyatrodan anlamlıydı. Bu eğitimi fakültede vermeliydiler. Sınıfta yeri geldiğinde bir tiyatro sanatçısı gibi rol yaparak ders anlatabilmeliydi öğretmen. O zaman ders hem kalıcı bir şekilde öğretilir, hem de eğlenceli bir hal alırdı. Derse ruhunu katmayan, sınıf, öğrenci ve konuyla bütünleşmeyen nasıl eğitim verebilir ki? Duygu, düşünce, kalıbı ve kalbiyle sınıfta olan öğretmen öğrencilerin evinde her akşam misafir olur. Öğrenci öğretmenini artılarıyla eve taşıyorsa işte o, bence sanatkâr öğretmendir.
Drama eğitimi almak isterdim. Öğretmenim dramadan da anlamalıydı. Her branştaki öğretmenin bu sanatı kullanacağı ders konuları muhakkak vardır. Öğretmen yetiştiren fakültem bunun eğitimini bana neden vermedi? Öğretmenim tiyatro ve drama bilseydi okul öğrencinin istemeye istemeye gittiği bir yer olmaktan çıkar, acaba bu gün nasıl bir oyun sergileyeceğiz diye bir an önce ulaşmak istediği bir yer olurdu.
Diksiyon eğitimi de almak isterdim. Öğretmenim diksiyondan da anlamalıydı. Ama her öğretmenimin diksiyonu düzgün olmalıydı ve Türkçemi en güzel şekilde konuşarak öğrencilerine örnek olmalıydı. Meslektaşlarımı kınamıyorum. Öğretmenlere böyle bir eğitim verilmediği için onların bazıları birçok kelimeyi yanlış telaffuz ettiği bir gerçektir. Örneğin hâla ve hala’yı, ahlak’ı, yanlış telaffuz eden birçok meslektaşıma rastlamışımdır. Bu bağlamda öğretmenim, ses eğitimi almış, bir enstrüman çalmasını öğrenmiş olsaydı ve yeri geldiğinde o sanatını icra etseydi, öğrencilerin nazarında nasıl bir öğretmen olurdu? Örneğin yeri geldiğinde bir edebiyatçı “şarkıyı” işlerken sözlerini mırıldansa veya din kültürü öğretmeni yeri geldiğinde bir ayeti ritmik şekliyle ve terbiyeli bir sesle seslendirse öğrenciye çok şey kazandırırdı diye düşünüyorum.
Mesleğe başlamadan önce psikolojimi tanımak isterdim. Öğretmenim mesleğe atanmadan bir testten geçmeliydi. Bu görüşüme meslektaşlarımdan itiraz etmek isteyen olabilir. Sabırlı olun bir iki cümleyle izah etmeye çalışayım. Bir eğitimci olarak mesleği ile barışık olmayan, şiddet eğilimleri bulunan, öğrencisiyle iletişim kuramayan bir kimsenin çocuğunuza eğitim vermesini ister miydiniz? Hiçbir eğitimcinin bunu “isteriz.” diyeceğini sanmıyorum. Diğer insanların da bunu istememe hakkı vardır. O zaman öğretmen olacak kişinin şiddet eğilimi var mı, iletişim sorunu var mı, çocukları seviyor mu? mesleğini seviyor mu? Yapılan çalışmalar öğretmenlerin çoğunun mesleğinden memnun olmadığını ortaya koyuyor. Soruyorum size, sevmediği bir işi yapan insan nasıl üretken ve mutlu olur? Onun için öğretmenim önce kendini tanımalıydı.
İdeallerim olsun isterdim. Kimse idealleriyle doğmaz, idealler öğrenilir. Öğretmenim idealist olmalıydı. Çünkü idealler beni tazeler, besler ve zinde tutar. İdealsiz insan, rüzgâr önünde kuru bir yaprak gibi oradan oraya savrulur. Kendine bir yön tayin edemez. Fakat öğretmenin ideali ne olmalıydı? Din mi, vatan mı, millet mi, devlet mi yahut başka bir şey mi? Belki biri, belki de hepsi, fakat bence “mutluluk” ideal olarak öğretmene verilmeliydi. Çünkü insanın nihai hedefi mutluluktur. Bu arada öğretmen de mutlu edilmeliydi, zira mutlu olmayan mutlu bireyler yetiştiremez.
Saygın bir eğitimci olmak isterdim. Öğretmenim saygın olmalıydı. Saygı değer bulunmalıydı. Bu cümleye de “saygın olmak herkesin kendi elindedir” diyerek itiraz edenler olabilir. Eskilerin eskimeyen bir ifadesi vardır. “Marifet iltifata tabidir.” Öğretmenlik sanatı her kim sebep olduysa, bu kadar ayağa düşürülmemeliydi. Öğretmenim de dünyanın en kutsal işini yaptığının farkında olmalıydı ve bunu fark ettirmeliydi. Kendine tepeden bakanların kendi elinden çıkan bir sanat ürünü olduğunu düşünmeliydi. Düşünmeliydi de nerde hata yaptığını anlamlıydı.
Çok yönlü olmak isterdim. Öğretmenim çok yönlü olmalıydı. “On parmağında on marifet” derler ya işte öyle. Hayatını eğitime adamalıydı, işiyle bütünleşmeliydi, zihnini başka şeyler işgal etmemeliydi. Teknolojiyi öğrencisinden daha iyi bilmeliydi. Akşama kadar en az otuz kişilik sınıflar emanet edilen benim öğretmenim ilk yardımdan da anlamalıydı… Yukardan aşağı saydıklarımı hayatında uygulayan eğitimci sanatkâr değil de nedir? Eğitim bir fedakârlık ve sanatkârlıktır, fakat herkes sanatkâr olamaz.
Öğretmen denen sanatkârlar, bir toplumu inşa ediyor. Toplumun geleceğini şekillendiriyor. Toplumun geleceği bu kimselerin eline teslim ediliyor. Sanatkârlıktan anlamayan biri “ben sanatkârım” diyerek eser üretmeye kalkarsa siz varın görün ortay çıkan eserleri. Geleceğini düşünen devletler sanatkârını çok iyi yetiştirmek, ona sahip çıkmak, korumak, kollamak ve üzerine titremek zorundadır.
Öğretmen denen sanatkârın eline teslim edilen bir lata değil ki kessin biçsin de bir şekil versin. Teslim edilen anne-babasının yüzüne bakmaya kıyamadığı biricik yavrusudur. Bir eğitimcinin ruhunu, duygusunu, bilgi ve yeteneğini katarak onu gergefte bir oya işler gibi milim milim işlenmesi gerekiyor. Çünkü insanı işlemek bir elmas işlemekten zor ve kıymetlidir.
Bunlar hayalden öte bir şey midir? Hayır geleceğin öğretmenleri çok yönlü olmak zorundadır. Unutmayalım her şey hayalle başlar ve hayalin sermayesi yoktur.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top