search
top

Kültür

KÜLTÜRÜMÜZDEN PSİKOLOJİMİZE
Kültür kavramı çok geniş bir alanı kapsar. Günlük hayatımızda sıkça kullandığımız bu kavramın günümüze kadar pek çok tanımı yapılmıştır. 1952 yılında Amerikalı iki antropolog, Alfred Kroeber ve Clyde Klukhohn, bu meseleyi aydınlatmak için kültür kavramına yakın ve akraba kavramları da işin içine katarak tanımlamaya çalışmışlar ve 164 kadar tanım bulmuşlardır. Örneğin onlardan biri, “ilk çağdan beri birikmiş yazılı miras” olarak tanımlanmıştır. Aslında toplumda karşılığı olan her davranış kültürel bir değer taşır. Bu bağlamda kültür çok geniş bir yelpazeye sahiptir.
Dinler kültürlere önemli ölçüde malzeme verir. Din, insanlıkla var olan, fert ve toplum bazında yaşayan bir gerçektir. O her türlü felsefi ve ilmî dü¬şüncelerden önce var olup insanların yaşamla¬rına yön vermiştir. Zamanla bazı yönleri kültür haline dönüşmüştür. Kültürleşmesi, daha geniş kesimlerde yer bulmasına neden olmuştur. Ancak din, özgünlüğünü koruduğu müddetçe insanlara faydalı olur. Orijinalliği bozulup özünden uzaklaşarak amacından saptığı zamanlar ise zararlı hale gelir. Dinin özünden ve amacından uzaklaşmasına sebep olan temel faktör, dinin hayal ürünü olan masal, efsane ve hikâyelerle özdeşleştirilmesidir. Din ve mitoloji farklı olduğundan bu ikisi birbirine karıştırılmamalıdır. Fakat insanlar farkında olsun veya olmasın mitoslar (efsaneler) onların dünyasında çoğu zaman varlıklarını sürdürür. İnsanlar yaratılışı gereği her şeyi merak eder. Açıklayamadıkları olayları çoğu zaman mitoslarla anlamaya ve açıklamaya çalışırlar. Bu aslında insanoğlunun hayal gücünün ve üretkenliğinin bir dışa vurumdur. Bu çerçevede bazı mitoslar insanlar için anlamlı mesajlar da taşıyabilir. Diğer taraftan bazı dinî konular o dinin mensupları tarafından mitos hâline getirilebilir. Bunlar dini bir görev şeklinde algılanmadığı müddetçe toplumsal kültürün bir parçası olarak kabul edilebilir. Hatta toplumu birleştiren bir unsur olarak da değerlendirilebilir. Ancak bunlar dini bir ödev şeklinde algılanmaya başlayınca tehlike çanları çalmaya başlar. Örneğin Kur’an’daki Ashab-ı Kehf kıssasından hareketle Tarsus ve Afşin gibi birçok yerde Ashab-ı Kehf’e atfedilen kutsal ziyaret yerleri ortaya çıkmıştır. İnsan¬lar bu tür yerleri ziyaret ederek adak adamakta ve dileklerde bulunmaktadırlar. O ölenlerden medet ummaktadırlar. İşte mitosların din için en tehlikeli yanı burasıdır. Mitos bir inanç ve tapınma hâline dönüştüğünde dinde yozlaşma başlar. Kutsal öykü hâlinde kalmış, dinî inanç ve tapınma hâline gelmemiş mitosların zararından ziyade fay¬dası olabilir.
Mitoslar dinden beslenir, dine yapışır ve onunla birlikte yaşar. Bu yüzden insanlar mitoslardan manevi haz duyarlar. Bunlar dinin zayıfladığı zamanlarda öne çıkarlar, önlem alınmadığı takdirde zamanla dinin yerine geçebilir ve bu dine zarar verir.
Din ve mitosların hem benzer hem de farklı yönleri vardır. Farklı yönleri; mitoslar bazı olaylardan hareketle insan hayaline dayanan ve dinden beslenen ürünlerdir. Din ise tanrıya da¬yanır. Dinin özünü tevhit, nübüvvet ve ahiret oluşturur. Mitoslarda böyle bir esas yoktur. Mitoslarda tanrılar müşahhas bir şekilde anlatılırken dinde tanrı soyuttur. Din vahiy yoluyla peygamberlere gelir, peygamberler de insanlara ulaştırır. Din aynı zamanda insanlara hukuki düzenleme ve sorum-luluk getirir. Mitosların insanlar arası hukuki bir yönü yoktur. Mitoslarda birçok tanrı vardır ve bu tanrılar zaman zaman savaşarak birbirini yok eder. Benzer yönleri ise insanların mitoslara inanması (inanç), onunla ilgili birtakım pratikler yapması (ibadet), psikolojik tatmin (iç huzur) ve ona kutsallık (yücelik) atfetmesidir.
Mitosların nasıl ortaya çıktığı nasıl geliştiği, doğruluğu, yanlışlığı gibi tartışmalara girmeden toplum psikolojisi üzerinde nasıl bir etki bıraktığına bakmak istiyoruz. Mitolojileri dinle bağlantılı olanlar, tabiat ve tabiatüstü olanlar şeklinde farklı açılardan ele almak da mümkündür. Hangi alanla ilgili olursa olsun, önemli olan toplum psikolojisi üzerinde bir etki bıkıyor mu bırakmıyor mu? Bir sefer mitoslar gizemli olduğu için sürükleyici, soyut olduğu için cezbedicidir ve dinleyenler pasif konumda olduğundan da yorucu değildir. Mitoslar yetişkinlerden ziyade çocuk ve gençler üzerinde daha çok etki bırakır. Eğer çocuk, dinlediği efsanelerle ilgili yetişkinlik döneminde olumsuz bir yargılama ile karşılaşmazsa, onlar hayal dünyalarında tatlı bir hikâye şeklinde kalır ve bilinçaltında uykuya dalar. Fakat çocuklar daha sonra anlatılan mitosların aslı astarı olmayan saçma sapan uydurma şeylerden ibaret olduğu gibi açıklamalarla karşılaşırsa, o zaman kişi kandırıldığını ve kendisine hep yalan yanlış asılsız şeyler öğretildiğini düşünür ve hayal kırıklığı yaşar. Dinlediği kimseye, hatta toplumuna karşı bir güvensizlik oluşur. Örneğin İstanbul surlarına bayrağı diken Ulubatlı Hasan’ı büyük bir kahraman olarak seven bir çocuk, sonra böyle bir kahraman olmadığını ve kendisine anlatılanların yalan olduğunu öğrenirse, tarihe ve tarihçilere karşı hep şüpheyle yaklaşır. Eğer yalanlanmazsa o, çocuğun hayal dünyasında bir kahraman olarak yaşar.
Kültür tarihimizden başka bir örnek verelim. Eski Türk geleneklerine göre Türkler, bir Peygamber ailesinden Müslüman olarak geliyor ve doğuştan Müslümandır. Rivayete göre Türkler Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan geliyor, Yafes ve çocukları Müslümandı. Bu, efsane veya Türkler İslam’ı kabul ettikten sonra ortaya konan destansı bir ürün olsun. Bu hikâyeyi dinleyen çocuk mensubiyet duygusu açısından soyunu bir peygambere bağlayacaktır. Müslümanlığının duygusal temelinin çok derinlerde olduğunu hissedecektir. Ayrıca inanç ve kültürel bütünleşmesine yardımcı olacaktır.
Başka bir örnek de Oğuz Kağan’ın Müslümanlığıdır. Rivayete göre Oğuz Kağan doğuştan Müslümandır. O doğduğunda üç gece anasını emmemiş ve anasına,
-Ey ana, Müslüman ol, eğer olmazsan, senin memeni emmem, ölürsem öleyim, der. Anası oğluna kıyamaz ve tanrının birliğine iman eder. Bunlar hayal ürünü de olsa Oğuz Kağanın hikayesini dinleyen bir çocuk dinin ve imanın ne kadar önemli olduğunu kavrar. Kültür tarihimizde bunlara benzer daha birçok mitolojik hikâyeler vardır.
Türklerin yaşadığı hemen hemen her bölgede İslam’la ilişkilendirilmiş hikâyelere rastlanır. Örneğin Türkmenistan Türkleri arasında anlatılan şu hikâye Türkmen toplumu arasında önemli bir değere sahiptir. Halk arasında anlatıldığına göre, Türk kavimleri İslam’ı ilk seçtiklerinde her boydan bir grup temsilci bağlılıklarını bildirmek üzere Hz. Muhammed’e gider. Türkmen boyundan da bir grup gelmek istediklerini fakat uzun yola dayanıklı, ayaklarına giyecekleri ayakkabılarının olmadığını, selam ve hürmetle Hz. Muhammed’e iletilmesini gidenlerden isterler. Gidenler bu durumu Hz. Muhammed’e iletirler. Hz. Muhammed Türkmen gruba ayaklarına çarık yapıp gelmeleri için bir koyun postu gönderir. Bu post Türkmenlere ulaştırılır. Türkmenler Hz. Muhammed’den gelen hediye ayağa takılmaz başa takılır deyip, onu baş tacı yaparlar. Böylece Türkmen telpeği ortaya çıkar. O gün bu gündür Türkmenler telpeklerini başlarından eksik etmezler.

Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında yaşamış bir din âlimi, Ahi şeyhi, Osman Gazi’nin kayınbabası ve hocası, bir anlamda Osmanlı Devleti’nin fikir babası sayılan Şeyh Edebali’nin durumuna bakalım. Birçok rivayetten birine göre, Osman Gazi, Edebali’nin dergâhına misafir olur ve kaldığı odanın duvarında aslı bir Kur’an bulunduğu için ona saygısından ayaklarını uzatıp da yatamaz. Uyukladığı bir sırada rüyasında Şeyh’in göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden büyük bir çınar ağacı bitip dallarının dünyayı kapladığını, altından birçok nehirlerin çıkıp insanların bu sulardan geçtiklerini görür. Sabah olup rüyasını Şeyh Edebali’ye anlatınca, rüyayı şöyle yorumlar: “Sen, babandan sonra bey olacaksın. Benim kızımla evleneceksin. Benden çıkarak sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar, Allah nice insanın İslam’a girmesine senin soyunu vesile kılacaktır.” Bu olay gerçekten yaşandı mı, sonradan mı hikayeleştirildi, tartışmalıdır. Ancak altı asırdan fazla devam eden bir imparatorluğun temelleri gerçekten Osman Gazi ile atılır ve o soydan nice padişahlar gelir, nice devletleri bir çatı altında toplar. Bu hikâyenin toplumumuzda birçok açıdan karşılığı vardır. Örneğin bu hikâyede bilgi, tecrübe, toparlayıcılık, birleştiricilik ve saygınlık vardır. Kutsal kitaba saygı ve hürmet vardır. Bu hikâye ile büyüyen bir Türk çocuğunun zihin dünyasında bunlar bulunacaktır. Bu hikâyeyi yalanlayıp, yok saydığımızda ise artı olarak elimize bir şey geçmeyecektir. Bunlar kültürümüzün ana dinamiklerindendir. Ruh dünyamızı besleyen manevi kültür unsurlarıdır. Bu tür değerler genlerle değil ancak kültür aracılığı ile nesilden nesle taşınır.
Bu hikâyeler kültürel miras olarak çocuklara anlatıldığı zaman şuur altları hem tarih, hem kültür hem de inanç açılarından beslenir. Kültürümüzü besleyen efsane, rivayet, hikâye ve masal gibi kaynaklar kurutulmamalıdır. Çünkü kültür toplumun psikolojisini de besler.

KAYNAKÇA
Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyat, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1974.
Baki Adam, İmam-Hatip Liseleri Karşılaştırmalı Dinler Tarihi, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2007.
Baki Adam; Mehmet Katar, Dinler Tarihi, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 2006.
Bekir Biçer, Türklerin İslamlaşma Süreci, Akçağ Yayınları, Ankara, 2007.
Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime, (hz.Muharrem Ergin), Tercüman 1001 Temel Eser, ts.
Ekrem Özbay, Türkemenistandan Anadoluya, IQ Yayınları, İstanbul, 2007.
Günay Tümer; Abdurrahman Küçük; Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 1988.
Nıcolas Journet, La Culture: De I’universel au particulier, ed. (Çev:, Yümni Sezen), Evrenselden Özele Kültür, İz Yayıncılık, İstanbul, 2009.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top