search
top

Güre

Üçü Bir Arada
Güre/ Balıkesir
Karşı kanepede beyaz saçlı, uzun boylu ve iri yapılı bir bey oturuyordu. Yan kanepede ise 80’ne merdiven dayamış olduğu yüz hatlarından ve elindeki bastona yaslanışından anlaşılan bir amca, yanında da 65-70 yaşlarında bir bey vardı. Karşı kanepedeki iri yapılı bey, çocukluk yıllarından, girdiği sınavlardan, başarılarından, komşularının çocuğunun çok zeki olduğundan, fakat babasının fakir olduğu için onu ancak sarı öküzü satarak okuttuğundan bahsediyordu. Yaşlı amca onay makamı gibi başını sallayarak söylenenleri sadece tasdik ediyordu. Yüzünün elmacık kemikleri belirgin, yanakları kırmızımtırak, ince yapılı bey de söylenenleri bazen başını sallayarak, bazen de “evet”, “hı,hı”, “doğru söylüyorsun” diyerek doğruluyordu. Kaplıcalar Camisinin bahçesindeki güneş görmeyen çınar ağacının altındaki sohbet, çınarın gölgesi kadar koyulaşmıştı. Ben de bir iki metre ötede bir kanepede yola kurulan pazarın hareketliliğini ve “lokma” dağıtan kişiden rızkını almak için sıraya giren insanları gözlemliyordum. Bir ara ince yapılı olan beyle göz göze geldik. Mütebessim bir çehreyle,
-Buranın yabancısısınız galiba,
-Evet, peki siz?
-Ben, Adıyaman/Besni’liyim. İstanbul’da sınıf öğretmeni olarak çalışıyordum. Birkaç kez buraya tatile gelmiştim, emekli olduktan sonra buraya yerleştik dedi ve sözlerine şöyle devam etti. Ben, Prof. Dr. Bekir Karlığa’nın amcasının oğluyum, adım S. Karlığa’dır. Bekir Karlığa’yı Marmara Üniversitesinden ben de tanıdığımdan dolayı ortak bir tanıdığımız çıktı. Bu nedenle sohbetimiz biraz demlendi. S. Karlığa, Bekir Bey üzerinden bir bahis açarak sohbeti geçmiş zamanlara götürdü. Bekir Bey’in çok zekiliğinden, okulları dışardan bitirdiğinden, erken bir yaşta Prof. olduğundan, elim bir hastalık yüzünden eşini kaybettiğinden, şecerelerini araştırdığından ve Bayramoğullarına dayandığından ve daha bir çok şeyden bahsetti. Bir ara bir iç çekti ve hocam “yenge de çalışıyor mu?” dedi. Evet deyince, “çalışan biriyle evlenmekle iyi yapmışsın” demesi, Türkiye gerçeklerinde bir öğretmen emeklisinin içinde bulunduğu durumu sitem ve buruklukla anlatır gibiydi. Çünkü “ev hanımıyla evlendim” demesi bir eğitimci emeklinin ekonomik sıkıntılarının ip uçlarını verir gibiydi. Sonra şunları söyledi. Ben de senin gibi buraya tatil amaçlı birkaç günlüğüne gelmiştim, sonra burayı çok beğendik ve buraya yerleşmeye karar verdik. Hocam, buranın üç şeyi meşhurdur. Havasının temizliği, denizi ve kaplıcaları,” dedi.
Güreyi tanıyan S. Karlığa Bey’e görmeğe değer yerleri sorduğumda bana şu yerleri söyledi.
Güre Köyü (Güre’nin ilk yerleşim yeri), Tahtakuşlar müzesi, Çamlıbel Köyü, Saklı Bahçe, Sütüven Şelalesi, Hasanboğuldu göleti, Şahin deresi kanyonu, Antandros antik kenti, Albatros dağ evleri ve Kızılkeçili Köyü. Bu arada öğle ezanı başlamıştı, tanışma ve sohbet memnuniyeti ile cemaate karışarak saflarda yerimizi aldık. Namazdan sonra hiç vakit kaybetmeden yakın yerlerde bulunan mekanları görmek için yola koyuldum (11 Ağustos 2015). Önce Tahtakuşlar müzesine gitmeye karar verdim. Bu müze, Güre’ye çok yakın hemen Kaz Dağlarının eteklerinde bulunan Tahtakuşlar Köyündedir. Müze yol kenarında emekli öğretmen Alibey Kudar’ın gayretleriyle kurulmuştur. Müzeye vardığımda Alibey, müzenin girişinde bir sandalyede oturuyor, müzeye giriş biletlerini kesiyordu. Ben de eğitimci olduğumu söyleyince ziyadesiyle ilgilendi. Ancak kulakları ağır işittiği için sohbetimiz yüzeysel kaldı. Müzede Türkmen kültürüne, deniz ürünlerine ve kitaplara ayrılan bölümler vardı. Sergilenen ürünler üzerinde verilen bilgiye göre dünyanın en büyük deri sırtlı deniz kaplumbağası (360 kğ) bu müzede sergileniyor. Türkiye’nin ilk özel Köy Etnografya müzesi olan bura, 1994 yılında BM Unesco ödülü ile birlikte irili ufaklı toplam 33 ödül almıştır.
Müze ziyaretinden sonra Kaz Dağlarının eteklerine yukarı tırmanmaya devam ettim. Yol kenarlarında sık sık aile çay bahçeleriyle karşılaşıyordum. Rastgele birine uğramaya karar verdim ve uğradım. Çay bahçesi ama in cin top oynuyor, kimsecikler yok çay bahçesinde. İşletmenin önünde müşteri bekleyen kişi arabamın durmasıyla bana doğru yöneldi ve buyur etti. Hoş geldin faslından sonra hemen muhabbet başladı. İşletme sahibi Ragıp Bey anlattığına göre Çamlıbel Köyü’nün eskilerindenmiş, dedesi de köyün imamıymış. Ragıp Bey, karşı tepedeki mezarlığı gösterdi ve mezarların taşlarının bir kısmının çalındığından yakındı. Ragıp Bey, yolun kenarına iki bölümden oluşan büyük bir bina dikmiş, bir bölümünde yiyecek içecekler, diğer bölümünde ise köyde kendinin ürettiği zeytin, incir reçeli, bal, salça, kara dut suyu gibi ürünleri satıyor. İşletmenin bahçesi zeytin ağaçları, her ağacın altında masa ve san dalyalar vardı. Dağların arasından kuş bakışıyla deniz muazzam görünüyordu. İşletmenin yan tarafında zeytinlerin arasında midilli ve beyaz incir ağaçlarının yemişleri dallarında olgunlaşmış ve görenlere göz kırpıp duruyordu. Ragıp Bey’e satılık toplanmış incir olup olmadığını sordum. Bu soruma Ragıp Bey şöyle cevap verdi. “Hocam buyurun, dallarından siz alın yiyin. Toplayıp götürmedikten ve ağaca bir zarar vermedikten sonra bizde meyvelerden yemek serbesttir, isteyen istediği kadar yiyebilir.” Ragıp Beyin çay bahçesi yüksekçe bir yerde olduğundan Edremit körfezi bir göl gibi gözüküyordu ve manzara mükemmeldi.
Saklı bahçeye nasıl gidebileceğimi sordum çay ikram eden hanıma. Yol tarifini aldıktan sonra tekrar yola koyuldum. Yollar dar ve bir virajdan kurtulmadan diğeriyle karşılaşıyorum. Ağaçların altından Çamlıbel köy merkezine ulaştım. Tarif üzere çınar ağacının dibinden sola dönerek köyün içinden yukarı doğru çıkmaya devam ettim. Köyde sadece sokak kapıları vardı, hiçbir evin avlusu gözükmüyordu. Bazı evlerin yola bakan tarafından kapı açılmış ve zeytin yağı şişeleri dizilerek satışa sunulmuştu. Köy camisinde ezan okunurken tabelalar saklı bahçeyi gösteriyordu. Saklı bahçe, bir vadi içinde büyük çınar ağaçları altında suni bir göl etrafına kurulan küçük bir işletmedir. Çınar ağacı altına ve göl kenarlarına masalar konulmuş, yiyecek ve içecekler müşterilerini bekliyordu. İşletmenin hemen hemen her yerinde ahşap malzeme kullanılmış denilebilir. Saklı bahçede, köy kahvaltısı, ızgara, kebap ve pide çeşitleri, zeytinyağlılar, deniz ürünleri, sıcak ve soğuk içecek hizmeti sunan bir yerdir. Yeme içme ihtiyacı olmayanlar, etraftaki doğal güzellikleri seyrederek de keyifli vakit geçirebilir.
Şahin Bey deresi kanyonunu gezmek ertesi güne kaldı. (12.8.2015). Şahin Bey deresi, Altınoluk beldesinde bulunuyor. Güre Altınoluk arası çok uzak değil, birkaç deneme yanılmadan sonra zeytin bahçelerinin içinden geçen toprak yoldan Şahin Deresine ulaştım. Şahinderesi Kanyonu’na Orman İşletme Müdürlüğü’nden izin alınarak giriliyor. Cüzi bir ücret alınıyor. Ücret alınmasına rağmen yolun 25 km. kadar bölümünün toprak ve bozuk olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Kanyona girmeden büyük çınar ağaçları altında düzenlenmiş geniş piknik alanı hemen dikkat çekiyor. Etrafı gözlemledikten sonra vadiye indim. Torosların derin vadilerinde kıvrıla kıvrıla akan su yataklarında yürümüş biri için bu kanyon çok cılız kalsa da ilk kez kanyon yürüyüşü yapan birileri için cazip olabilir. Zaman ilerledikçe kanyon kalabalıklaşıyordu. Anlaşılan rağbet fena değildi. Yürüyüş çok fazla sürmedi, çok yüksek olmayan bir şelale ile sonlandı. Bana göre etraftaki ağaçların, bitkilerin güzelliği bir yana asıl güzellik, kuşların ötüşü ve Ağustos böceklerinin aralıksız verdiği konserdi. Biri bitirmeden diğeri başlıyordu şarkısına. Öyle ki sesler farklı ağaçlardan geliyor, fakat ritim ve ses rengi aynıydı. Hiç susmadan konserlerine devam ediyorlardı. Dönüp geri piknik alanına geldiğimde hafta içi olmasına rağmen masalar yarı yarıya dolmuş ve nevalelere başlanmıştı bile.
Altınoluk beldesinde gezip göreceğim yerler listesinde Antandros antik kentinde yapılan kazı alanı da vardı. O bölgeye intikal edebilmem için Altınoluktan Güre istikametine doğru bir iki kilometre gitmem gerekiyordu. Güre’ye doğru iki kilometre kadar gittikten sonra tekrar Altınoluk istikametine döndüm ve Altınoluğa girerken ana yolun sağında zeytin bahçesi kenarında paslanmış bir Antandros yazan tabela ile mekanı buldum. Kazı bölgesine araçla girmek yasak olduğundan öğlenin sıcağında zeytin ağaçlarının cılız gölgesinde yukarı doğru dolana dolana yürümeye başladım. Ana yola fazla uzak değildi, beş on dakikalık yürüyüşten sonra kazı alanına çıktım. Kazı alanının üzeri kapatılmış herkes işinin başında çalışıyordu. İki genç kız bir leğen içinde kazıdan çıkan bazı küçük parçaları temizliyor, biri el arabasıyla moloz taşıyor, diğer iki kişi de bir haritaya bakıyordu. Kısacası kalabalık bir ekip yapılan iş bölümüne göre arı gibi çalışıyordu. Kazı yapılan alan büyük bir ev kalıntısına benziyordu. Duvarların bir kısmını çıkarmışlar bazı odaların zeminine kadar ulaşmışlardı. Odaların zeminine döşenmiş olan mozaikler hala canlılığını koruyordu. Etrafı gözlemlerken “mola” diyen bir ses bütün dikkatimi dağıttı. O sesle beraber herkes elindeki işi bıraktı ve mola diye seslenen kişinin yanına doğru yöneldiler. Seslenen kişinin elinde bir limonata şişesi vardı. Herkes birer bardak limonata aldı ve içtiler. O sıcak havada herhalde en makbul ikramdı. Kazı alanını, ziyaretçilere izin verilen bir duvar üzerinden ancak izlenebiliyordu. Ortamı gözlemledikten sonra geri dönerken çalışanlardan birine, “burayla ilgili birazcık bilgi verebilir misiniz?” diye sordum. Saçı sakalı uzun genç biri ileri atıldı ve “burası m.s. 4. yy. ait bir Rum villasıdır.” dedi. Öğrenebildiğin bu kadarcık bilgiyle zeytinlerin arasından aşağı doğru yürüyerek bahçeden çıktım ve Güre’e ikamet ettiğim eve hareket ettim.
Zaman sınırlı, fakat gezilecek görülecek daha çok yer var. Listemdeki sırada Kızılkeçili Köyü vardı (13.8.2015). Kızılkeçili Köyü, Sütüven Şelalesi ve Hasanboğuldu Göleti aynı güzergahta olduğundan bir gün içinde hepsi gezilip görülebilecek yerlerdi. Kızılkeçili Köyü Akçay tarafında Kaz dağları eteklerinde hoş bir köydür. Aynı güzergahta bulunan gezilecek görülecek yerleri, sondan başa doğru bir sırayla gezip görmenin daha uygun olacağını düşündüm ve Kızılkeçili köyünden geçerken köye uğramayı dönüşe bıraktım. Köyü geçtikten sonra zeytin bahçeleri içinden ilerlerken bir noktada asfalt bitti. Toprak yoldan çam ağaçları arasında ilerlerken bir dere ağzında büyük bir çınar ağacı altında 3-4 saferi jeep, bir de delikanlı bekliyordu. Delikanlı yanıma gelerek “buradan öte yol yok, aracı burada bırakarak yaya patika yoldan ilerleyeceksiniz.” dedi. Fakat geçiş 5 tl. diye de ekledi. Alınan para neyse de yollar birazcık bakımlı olsaydı, fakat değildi. Çam ağaçlarının altından yürüyerek derince bir vadiyi karşıdan karşıya bağlayan ince bir köprüye vardım. Köprü, demir iskelet üzerine inşa edilmiş, etrafı yine demir parmaklıklarla yükseltilerek korunaklı hale getirilmişti. Köprünün yürünecek yerleri tahtayla döşemişti. Gelen ziyaretçiler karşıdan karşıya bu köprüden geçebiliyor. Karşıya geçtikten sonra sağ tarafta taşlarla örülmüş basamakları dik bir merdivenden vadinin içine indim. Şelalenin döküldüğü yerde tabii bir gölet oluşmuş, ziyaretçilerden bazıları suya giriyor, bazıları da etrafı gözlemliyordu. Ballandıra ballandıra anlatılan Sütüven şelalesinin başka bir özelliği yoktu. Her inişin bir yokuşu olur ya, indiğim merdivenden basamak basamak çıkarak sağ tarafa doğru birkaç adım yürüyünce karşıma bir lokanta çıktı. Karşısında da bir büfe vardı. Muhtelif yerlere o bölgeyi tanıtıcı bilgi levhaları asılmıştı. Lokantanın ön tarafı araçla doluydu. Meğer başka bir güzergahtan oraya kadar asfalt bir yol varmış, yol kılavuzum navigasyon olunca, yolun düzgün olup olmadığına bakmadan bana en kestirme yolu tarif etmişti. Asfalt burada bitiyor ve araçlar daha ileri gitmiyordu. Lokantada çalışan birine Hasanboğuldu göletine nasıl gidebileceğimi sorduğumda kolunu kaldırdı işaret parmağı ile akan suyun ters istikametine doğru giden yolu göstererek, “bu yolu takip edin sizi Hasanboğulduya kadar götürür” dedi. Yollara düşen kalabalığı görünce Hasanboğuldu’nun çok önemli bir yer olduğunu düşündüm, fakat biraz ilerleyince iki durumla karşılaştım. Birincisi perşembe günleri o yol üzerinde köy pazarı kuruluyormuş, ikincisi ise orayı bilen tanıyan kimseler piknik yapmaya geliyormuş. Tabi bir kısım insanlar da benim gibi Hasanboğuldu göletini ziyaret için geliyordu. Pazarı gezme işini yine dönüşe bırakarak yola devam ettim. Rumlardan kalma bir su kemerinin dibinden geçerek gölete ulaştım. Fazla yüksek olmayan bir şelalenin önünde yarı tabii, yarı yapay bir göl vardı. İnsanlar bu gölün neyini ziyarete gelir, diye düşünmeden edemedim. Sonra ovalı Hasan ile obalı Emine’nin efsane hikayesini öğrenince ziyaretçilerin ilgisini anladım. Efsaneler tazeliğini her zaman korur.
Efsanenin varyantlarından biri özetle şöyledir. Rivayete göre, köyde yaşayan Emine ile ovada yaşayan Hasan birbirini severler. Fakat biri dağlı biri ovalı, ikisinin de hayat tarzı farklıdır. Dağ köylerinin tabiat şartlarında yaşayan adamın güçlü kuvvetli olması gerekir. Hasan’ın bu hayata ayak uydurup uyduramayacağını aşiret büyükleri denemek ister. Kız, Hasan’a “Benimle evlenmen için büyüklerimin kararı gereği, 40 okka bir tuz çuvalını sırtında bizim dağa hiç dinlenmeden taşımalısın” der. Çünkü dağlı kız, tuz çuvalını hiç nefes almadan ovadan dağa götürebilmektedir. Aşkının esiri olan Hasan, Emine ile evlenebilmek uğruna tuz çuvalını sırtına alır ve dağın yolunu tutar. Ancak sıcakta terler ve tuz çuvalı sırtını yakmaya başlar. Bir süre sonra takatten düşer ve tuz çuvalıyla yere yığılır kalır. Bunun üzerine Emine çuvalı alarak yola devam eder. Hasan Emine’nin arkasından “ben gelemedim, sen benim arkamdan gel” diye bağırır. Fakat Hasanı o saatten sonra kimse görmez. Uzun süre Hasan’dan haber alamayan Emine, Hasan’ın gömleğinin bir parçasını derenin kenarında bulur. Hasan’ın sesi sürekli Emine’nin kulağında yankılanır durur. Hep Emine’yi çağırır. Emine günden güne kötüleşir ve bir gün Hasandan kalan gömlek parçası ile kendini bir ağaca asarak hayatına son verir. Başka bir rivayete göre Hasan kendini göle atarak boğulur. Bundan dolayı bu göle Hasanboğuldu göleti denmiştir.
Gölete gittiğim patika yoldan artık geri dönüyorum. Piknik masları çoktan dolmuş, boş bir masa kalmamıştı. Kimisi nevalesini yemeye başlamıştı bile. Fakat bir şey dikkat çekiciydi, o da masaların hepsinin suyun içine kurulmuş olmasıydı. Mangallar yakılmış, her yanı duman kaplamıştı. Hasan’ın suda boğulduğu yerde piknikçiler nerdeyse mangal dumanından boğulacaklardı. Mangal dumanlarının arasından geçerek köy pazarına tekrar geldim. Pazarda üzüm, erik, ahududu, bal, kara dut suyu, elma, armut, nektar, incir meyveleri vardı. Baharatlardan nane, kekik, dağ nanesi, sumak, adını hatırlayabildiklerimdir. Pazarın enteresan bir özelliği vardı. Pazarcılar sanki söz birliği yapmışlar, ne alırsan al her şey 5 tl den başlıyordu. Pazarı ardımda bırakarak, Sütüven şelale köprüsünden geri geçtim ve aracın bulunduğu yere, oradan da yine bozuk yollardan tekrar Kızılkeçili köyüne geldim. Köye geldiğimde Köy meydanında bulunan ve 1170 yılında yapılan camiden müezzin öğle ezanıyla namaza çağırıyordu. Davete icabet ettim, çıkışta iki Kayseriliyle karşılaştım. Biri esmer kara kuru, diğeri sarışın çakır gözlü biriydi. Çakır gözlü olan köyün çok değerli olduğundan bir yıl önce elli bine alınan bir yıl sonra yüz bine çıktığından filan bahsetti. Anlattığına göre 25 yıl önce inşaat işçisi olarak gelmişler, köyden yer almışlar ev yapmışlar ve köye yerleşmişler. Vaktim sınırlı olduğu için Kayserilileri daha fazla dinleyemedim. Köyün meydanında akşama kadar gölgesi güneş görmeyen ulu çınar ağaçları vardı. Meydanda bulunan cami, ptt, çay ocağı, okul, eczane ve kasap birbirini tamamlıyordu. Zeytincilikle geçinen bu köy Akçay’a bağlıdır.
Ertesi gün Cuma ve Güre dışına çıkmayı düşünmüyorum. Çünkü cumartesi günü İstanbul’a yolculuk var. Güre’ye kadar gittikten sonra kaplıcalarını tanımdan dönmek büyük bir eksiklik olurdu. Hem emekli öğretmen Karlığa, kaplıcalarını tavsiye etmişti. Bu tavsiye üzerine kaplıcalara gittim. Gürede kaplıcalar hem belediye hem de özel işletmeciler tarafından işletilmektedir. Anlatıldığına göre kaplıca suyu, kadın hastalıklarına, kronik iltihabi sendromlara, üst solunum yolu hastalıklarına, guatr, cilt hastalıklarına, kireçleme, sedef, böbrek taş ve kumu, romatizmal hastalıklara, sinirsistemi hastalıklarına iyi geliyormuş. Belediyenin işlettiği tesiste küvet olan kabinler vardı. Bu kabinlerin saati 13 tl den kiralanabilmektedir. Termal otelde ise bir gecelik konaklamanın iki yüz yirmi lira olduğu söylendi.
Güre, güneyinde Edremit körfezi, kuzeyinde Kaz Dağları, doğusunda Akçay ve Kızılkeçili Köyü, batısında ise Çamlıbel Köyü ve Altınoluk beldesi bulunan bir sahil kasabasıdır. Gürede nereye baksanız zeytin ağacı görürsünüz. Kaz dağlarının eteklerine kadar zeytinlik devam ediyor, ondan sonra çam ormanları başlıyor. Güre, Akçay ve Altınoluk’a göre daha sessiz ve sakindir. Ancak sahil kısmı bir plaj şeklinde düzenlenmiş değildir. Onun için denize giren insan sayısı çok azdır. Gürede sahil boyunca villa ve villa tipi yazlıklar vardır. Özellikle Altınoluk tarafına doğru tatil köyleri yer almaktadır. Gürenin sahil şeridinde üç adet minare şeklinde bacalar dikkat çeker. Anlatıldığına göre bu binalar zamanında zeytin yağı üretim tesisleri olarak inşa edilmiştir. Şimdi ise bu yerler lokanta veya cafe gibi işletmeciler tarafından kullanılmaktadır. Sonuç olarak emekli öğretmen Karlığa’nın dediği gibi “Gürede deniz, temiz hava ve kaplıca bir aradadır.” Yani üçü bir arada.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top