search
top

Enginar

ENGİNAR REÇELİ
Çocukken “Bahanesiz dost köyü gezilmez.” derdi misafirliğe gelen yaşlı amcalar. Sonra sohbetle birlikte ziyaret amaçları açıklanır, sohbetin koyulaştığı sırada sohbet kadar demli çaylar içilirdi. Kış gecelerinde bu tür sohbetlerin sabaha kadar sürdüğüne şahit olmuşumdur. Öyle ya amaçsız bir eylem yoktur. Biz de hısım ve akraba ziyareti amacıyla 4 ve 5 Temmuz’da Karaburun’dayız.
Karaburun Belediye Başkanlığının resmi web sitesinde ilçe ile ilgili şu bilgilere yer verilmektedir. Bu Yarımadanın ilk yerleşim yeri olarak ne zaman seçildiği kesin olarak bilinmemektedir. Yarımadanın Türk egemenliğine geçmesinden sonra ilçe, Osmanlı Döneminde Karaburun adını almıştır. On yedinci yüzyılın ikinci yarısında Karaburun’u ziyaret eden Evliya Çelebi Karaburun kazasının, İzmir Mollasının arpalığı olduğunu, içinde bir cami, bir hamam ve yedi dükkân bulunduğunu ve ayrıca etrafının zeytinlik ve bağlık olduğunu belirtir.
Karaburun bir yarımadadır ve geniş bir alana yayılmıştır. Bu geniş alanın gördüğüm ana merkezleri, İskele, Burgaz Arkası ve Bodrum’dur. Coğrafi yapısına bakıldığında bahar aylarında binlerce çiçek taş diplerinden boyunlarını uzatarak çevreyi bir renk cümbüşüne çeviriyordur sanırım. Çünkü bitki örtüsü çok iyi bildiğim Toroslara benzemektedir. Böylesi güzel bir beldede çok ilginçtir, yabancı turist hiç görmedim desem doğrudur. Burası ya henüz keşfedilmemiş ya da uzaklığı ve yolları çok kıvrımlı olduğu için tercih edilmemektedir.
Karaburun’un size gezdiğim iki sahilinden bahsedebilirim. Biri iskele, diğeri ise Bodrum’dur. İskele daha çok balıkçı barınaklarının bulunduğu ve akşamları insanların yürüyüş yaptığı sahildir. Burada denize nazır mütevazı balık lokantaları ve birkaç da kafe türü işletmeler vardır. Yine burada bir balıkçı lokantasında güneşin batışını seyrederek balık yemenin keyfi ayrıdır. Bir sokak arkasında ise cami bulunmaktadır. Buradan baktığınızda yarımadanın denize giren burnu karşısında büyükçe bir ada gözükür. Bu adaya Keçi Adası denmektedir. Anlatıldığına göre teknelerle teke ve keçiler bu adaya bırakılmış, zamanla hayvanlar çoğalmış ve şu an orada bir keçi sürüsü oluşmuş. Adada ağaç gözükmemektedir, sanırım makilerle hayvanlar hayatını sürdürmektedirler. Kışın kaya kuytularına sığınarak korunuyorlarmış. Karaburun halkı o hayvanların tatlı su ihtiyacını tekneleriyle adaya su taşıyarak karşılıyormuş. Bazen adadan bir duman yükselirmiş, o duman adada keçinin birinin hayata veda ettiğinin işareti olarak kabul ediliyor.
Bodrum’u ancak bir gece vakti görebildim. Sahildeki sıra sıra dizilmiş şemsiye gölgeliklere bakılırsa burası ilçenin en işlek plajı olmalıdır. Deniz ortasındaki ışıltılı tekneyi seyretmekten sahildeki geniş minderler üzerine uzanıp gökyüzündeki yıldızları seyretmek daha keyif vericidir. Yol kenarındaki büfe, kafe ve lokantaların dolu olması buranın tercih edilen bir mekân olduğunun göstermektedir.
Karaburun’a yüksekçe bir yerden baktığınızda düz bir arazi göremezsiniz. Buna rağmen ilçede enginar, üzüm, nergis çiçeği, nar, zeytin, badem yetişiyormuş. Bahçelerde büyük badem ağaçlarını başında kalan bademleriyle hala görmek mümkündür. Bademler daha çok sanırım tazeyken tüketilmektedir. Her bakılan yerde zeytin ağaçları ben buradayım deyip duruyor. Bunun yanında ilçede hayvancılık ve balıkçılık da hatırı sayılı geçim kaynaklarındanmış.
Karaburun’da on üç köy olduğunu ve beşinin belediye sınırları içinde yer aldığını öğreniyorum. Onlardan ilçenin doğusunda bulunan birbirine komşu Anbarseki ve Saip köylerini ziyaret etme imkânı buldum. Köyler, yamaçlara ve denizden kolay görünmeyen noktalara kurulmuş. Herhalde bu eski dönemlerde denizden gelebilecek korsan tehlikesine karşı tedbir amaçlı bir düşüncenin sonucudur.
Anlatıldığına göre ilçenin önceki dönemlere nazaran nüfusu azalmıştır. Saip Köyü Camisi avlusunda sohbet ettiğimiz yaşlı bir amca bunun sebebini şöyle anlatıyor:
– Ekecek arazimiz fazla yoktur, gençler okumaya gidiyor ve okulu bitirdikten sonra tekrar geri dönmüyor. Benim oğlum da okudu memur oldu, şimdi G. Antep’te çalışıyor. Kışın ben de gidiyorum, yazın buraya geliyorum.
Meskûn halkın bir kısmını nüfus mübadelesiyle Balkanlardan gelen soydaşlarımız oluşturmaktadır. Örneğin yine aynı amca Balkanlardan geliş hikâyelerini şöyle anlatıyor:
– Balkanlarda (Selanik’te) bizimkilere hayat hakkı tanınmaz olmuş ve fırsatını bulan Türkiye’ye hicret ediyormuş. Benim babam 19 yaşındayken gelmiş. İnsanlar taşıyabilecekleri ne varsa hepsini yanlarına alarak bir gemiye binip İzmir’e gelmişler. Gelenleri İzmir’den Türkiye’nin muhtelif yerlerine dağıtıyorlarmış. İzmir’de bir zaman kalmışlar, babam o süre içinde hayvan otlatmış, babamı beğenen varlıklı bir adam “gel sana şu evlerden birini vereyim burada kal.” demiş. Fakat babam geldiği kişilerden ayrılmak istememiş, çünkü gözü önünde pek çok insan katledilmiş ve bundan çok korkmuş. Sonra birlikte geldiği kimselerin hepsi buraya gönderilmiş. Ancak burası taşlık ve kayalık olduğundan biz bir gelişme gösteremedik. Anadolu’nun farklı bölgelerine gidenlere çok arazi vermişler ve onlar bir zaman sonra zengin oldular. Bizler böyle kaldık.
İlçe halkının bir kısmı da başka illerden memur olarak gelip burada kalanlar veya bir amaçla ilçeye gelip de ilçeyi beğenerek gitmek istemeyenler oluşturmaktadır. Örneğin Bülent Bey onlardan biridir. Bülent Bey, ince zayıf saçlarına kırlar yeni düşmeye başlamış sportif yapılı bir kişidir. Sohbet ederken entelektüel bir kişiliğe sahip olduğu hemen anlaşılıyor. Sohbet biraz daha koyulaşınca Avrupa ve ABD’yi bilen oralarda görev icabı uzunca bir zaman kalan, işletme üzerine doktorasını yapan emekli bir astsubay olduğunu söylüyor. Bülent Bey’in kendisi Bursalı, kayınvalidesi Antalyalı ve Anbarlıseki Köyünde sadece kahvaltı veren otantik bir yer açmışlar. Kahvaltıda her çeşit meyve reçeli, şuruplar, yeşillik ve peynir çeşitleri sunumuyla göz doyurucu zenginliktedir. Örneğin enginar reçelini ilk kez burada tattığımı söylemeliyim. Burası seçkin müşterilerine müstesna bir hizmet sunuyor. Bülent Bey, birikimi kariyeri bir tarafa servis açmaktan ve masaları toplamaktan keyif aldığını söylüyor. Kahvaltı faslının öğleye kadar tamamlandığını sonra bir kahve molasıyla bütün yorgununun geçtiğini anlatıyor. Yaptığı işin verdiği keyif yüzündeki tebessümle dışa yansıyor.
Bülent Bey’in anlattığına göre eski zamanlarda Karaburun bölgesi adeta bir üzüm deposuymuş, iskeleye gemiler yanaşır, yurt içine ve dışına tonlarca üzüm taşınırmış. Bölge kayalık ve engebeli olduğu için üzümler gemiye kadar bin bir zahmete katlanarak hayvanlarla taşınırmış. Bu zahmetli iş bir zaman sonra başka yerlerde yetiştirilen üzümlerle rekabet gücünü kaybetmiş ve üzümcülük terkedilmiştir.
İki köyün de camisi, köylerin merkezine yerleştirilmiş gibidir. Sanki köyler bu merkez etrafında oluşmuştur. Camilerin tarihçesini öğrenemedim. Fakat Saip Köyü Camisi çok eski bir cami olduğu kullanılan malzemelerden ve tavanındaki ahşapların yıpranmasından anlaşılıyor. Kapısının üzerinde Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bir de kitabe vardır. O kitabe günümüz Türkçesine Prof. Dr. Necmi Ülker imzasıyla şöyle çevrilmiştir.
Bi-Hamdullah müyesser oldu tamiriyle dil-i Handan
Buna badi olanın ceddine mağfur ede Rahman
Garip iken bu Saip Camii cennet gibi oldu.
Ana cennete ihsan eyleye hatta huriyle gılman
Ali Bey kulunu Ya Rab Cihanda sen aziz eyle
Nice evkafı, hayratı yeniden eyleye bünyan
Duadan sonra üçler elf diye tarihin irfan.
İki yüz ellide itmamın etti hâlık-ı Zeydan.
(H. 1250-M.1834-5).
Ben bu kitabeyi okurken cami avlusundaki yaşlı bir amca bu tarihin tamir gördüğü tarih olduğunu söyledi. Zaten kitabenin birinci satırında bu belirtiliyordu. Yapılış tarihini sordum, o da bilmiyordu.
Saip Köyünün içinden batıya doğru yürürken ev tipleri, daracık sokakları ve evlerin yıpranmış duvarları, köyün yılların izini taşıdığını gösteriyordu. Beş on dakika yürüdükten sonra bir çeşme başında büyük bir çınar ağacı ve yol güzergâhında bakıma muhtaç terkedilmiş, zamanında bahçe ve bağların incisi badem ağaçları, çeşitli ağaçlara sarılarak sığınmış asmalar, hatta bir iki tane limon ve portakal ağacı, hala zamana direnen ekşi dut ağacı göze çarpıyor. Beş altı kişi kollarını birleştirse çınarın belki çevresini kavuşturabilir. Çınar Osmanlı heybetiyle etrafı seyrediyor. Lisana gelse de gördüklerini anlatsa kim bilir neler anlatır. İşte bunlar bu yerlerin bağ ve bahçe olduğuna şahadet edip duruyor.
Görebildiğim köylerden diğeri de Anbarseki Köyü’dür. Söylendiğine göre kadim zamanlarda bu köyde sadece Türkler yaşarmış. Etraftaki ardıç ve defne ağaçları hemen dikkatimi çekiyor. Güzel kokulu defne ağaçlarının meyveleri henüz kararmamış ve yeşil zeytini andırıyor. Bilmem bu defneler kozmetik sanayisinde kullanılıyor mudur?
İlçe insanının önemli bir özelliğini ilçenin hâkimlerinden Cebrail Bey’le sohbet ederken öğreniyorum. Hâkim Bey’in anlattığına göre ilçede hırsızlık olayına çok nadir rastlanıyormuş ve bu eylemi yapanlar da araçla ilçe dışından geliyorlarmış ve kısa sürede de yakalanıyorlarmış. Yani ilçede yerli halk hırsızlık nedir bilmiyormuş. Fakat ilçede en çok açılan dava hakaret davasıymış. Bu, ilçe halkının insan haklarına karşı yüksek bir duyarlılığa sahip olduğunu ve kendilerine yapılan küçük bir saygısızlığı hakaret kabul ettiklerini gösterir. Dolayısıyla kaba kuvvete başvurmadan haklarını mahkemede aramaktadırlar. Bu ülkemizin her bölgesinde bulunması gereken güzel bir özelliktir.
Hülasa, her insanın hayatında unutamadığı bir ilk vardır. Benim de hayatımda unutamayacağım ilklerden biri Karaburun’da yediğim enginar reçelidir.
ekremözbay

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top