search
top

Bulutlar Şehri

BULUTLAR ŞEHRİ

Tabiatla iç içe yaşayan çoğu kimse havanın berrak olduğu zamanlarda gökyüzüne bakarak bulutların muhteşemliğini seyretmiştir. Bu, bulutları yeryüzünden seyredenlerin görebileceği bir manzaradır. Bulutları yukarıdan, seyretmekse kusursuz ve apayrı bir güzelliktir. Belki yüksek dağ zirvelerine çıkanlar vadilere çöken yekpare bulutları yukarıdan seyretmiştir. Bunlar daha çok dağların arasında sıkışıp kalan küçük bulut kümeleridir. Bu da genelde yağmur sonrasında olur. Benim anlatacağım ise bir başka açıdan gördüğüm bulutların görsel şölenidir.
Bundan 15-20 yıl önce orta seviyede geliri olan bir kişinin ülkemizde uçakla seyahat etmesi imkânsız gibi bir şeydi. Günümüzde ise gelir seviyesi ortanın altında olanlar bile promosyon biletle de olsa uçma imkânı bulabilmektedir. Geçen ocak ayında (2012) bir iş için bir günlüğüne İstanbul’dan Adana’ya uçmuştum. Malum kış ayı, Adana yağmurlu ve soğuktu. Giderken İstanbul’da da kar vardı. Adana’daki işlerimi tamamladım ve dönüş için sabah saat 800 uçağına bindim, 9.15 de İstanbul’da olacaktım. Az rötarla söylenen saatte İstanbul semalarındaydım. Tam kuşluk vakti idi. Ben zaman algısının önemli olduğuna inanırım. Zamana, Kelâm-ı Kadim’de de “Kuşluk vaktine yemin olsun.” (Duhâ suresi, 1.) ayetinde olduğu gibi birçok yerde dikkat çekilir. Anlatacaklarım, işte burada düğümlenmektedir. Yani kuşluk vakti, güneş ve bulutlar. Bu üç unsurdan oluşan eşiz bir manzara. Gökyüzünde adeta bulutlardan inşa edilmiş muhteşem bir şehir var. Bu bir psikolojik halüsinasyon değildir. Çünkü neyin ne olduğunun farkındayım. Bilincim yerindedir.
Saat dokuz suları uçak İstanbul semalarında, güneş İstanbul’un yüksek tepelerini sarmış ve çoktan ısıtmaya başlamıştır, diye düşünüyorum. Çünkü gözümün alabildiği her yeri güneş kaplamıştı. Üzerine düştüğü bulutları ışığı ile netleştiriyor ve uçsuz bucaksız bir bulutlar şehri oluşturuyordu. Sanki bu şehirde her şey süt beyazı mermerden inşa edilmişti. Benim hayal dünyamda neler görünmüyordu ki… Öteki ucunu gözümün alamadığı bembeyaz pamuk tarlaları, ağaçlar, koyun sürüleri, oba çadırları, oynayan küçük çocuklar, tarlada çalışan işçiler, sokaklarda insanlar, binalar, dağlar ve küçük tepeler bu bulutlar şehrinin ilk göze çarpanlarıydı. Ne görmek istersen her şey vardı. Muhteşem bir kombinasyon.
Biraz ileride bir çoban, bembeyaz koyun sürülerini yine bembeyaz otlaklara salmış, kendisi de beyaz bir ağaç altına yaslanmış, almış kavalını eline dertli dertli üflüyor gibi. Gözünü küçük bir açıyla kaydırdığında kubbeler gibi sıra sıra dizilmiş oba çadırlarını görüyorsun. Başka bir perspektiften baktığında ise beyazlara bürünmüş melekler gibi çocuklar öylesine sevimli, öylesine uyumlu oyun oynuyorlar.
Sanki bu şehir günahsız, bu şehir lekesiz ve uhrevi bir âlem. Bu şehirde her şey beyaz. Biraz öteye bakarsanız alabildiğine bembeyaz pamuk tarlaları ve yine bembeyaz işçiler pamuk topluyor. Ağaçlar da pamuklar gibi beyaz. Sanki kardan çiçekler açmış. Evler sokaklar insanlar beyaza boyanmışlar. Dağlar, tepeler beyazlara bürünmüş. Bu muhteşem güzellik insana huzur veriyor.
Bu manzara uzun sürmüyor, uçaktan inişe geçildiğine dair anons yapılıyor ve uçak bulutların arasından yavaş yavaş alçalmaya başlıyor. Aman ya Rabb’i! Sanki karanlığa doğru iniyoruz. Alçalmak ne kötü! Az önceki o muhteşem manzara ile tezat bir durumla karşılaşıyoruz. Yere yaklaştıkça hava kararıyor. Ne güneşten ne o manzaradan bir eser kalıyor. Havaalanına indiğimde insanın içine kasvet salan bir hava rüzgârla suratıma tokat gibi iniyor. Buz gibi karlar karşılıyor.
Yerkürenin dışındaki âlemler acaba daha mı güzel!

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top