search
top

Bir Yörüğün Ölümü

BİR YÖRÜĞÜN ÖLÜMÜ
Her sabah kalkar kalkmaz çadırları dolaşırdı. O gün “ana göçmüş, ana göçmüş” diye bağırarak tarlanın öbür ucundaki çadırdan kendi çadırlarına doğru koştu. Belikleri yazmasının altından beline kadar uzanan esmer, ince uzun bir kadın çadırın önüne çıktı ve “Ahmet! Kim göçmüş?” diye titrek bir sesle sordu. “Omar dedem, Omar dedem göçmüş.” dedi Ahmet.
Bahar gelince develere kap kacak, yatak yorganları yüklerler, koyun ve keçi sürüleriyle Toros yaylalarına, güzün de kışlaklarına göçerdi Eşeli Yörükleri. Yine bir güz mevsimiydi. Dönüş için göç hazırlıkları başlamış, Toroslara veda vakti gelmişti.
Akşam hep beraber oturmuşlardı Omar dedenin çadırında. Sabah yola çıkma planlarını konuşmuşlardı. Omar dede, obanın en yaşlısıydı ve bilge kabul edilirdi. Aksakalı ve elinden düşürmediği bastonuyla obada kimin yanına varsa hürmet görürdü. Gelecekten habersiz ömrünü göç yollarında tüketmişti o. Fakat göç, ona yılların tecrübesini kazandırmıştı. Yüzündeki her bir çizgide bir hatıra vardı. Çatlamış elindeki nasırlar nice olaylara şahitti. Herkes sözünü sohbetini dinler, hatta takip ettikleri yol üstünde bulunan köylerden hayvanları geçirirken obanın gençleriyle köylüler arasında çıkan münakaşalarda Omar dede çağırılır, her iki tarafı da o tatlıya bağlardı. İki yıl önce attan düştüğünde sol kaburga kemiği kırılmıştı, fakat dinmeyen acısını kimseye hissettirmiyordu. En yakın arkadaşı dayandığı bastonuydu. Yedi çocuğundan üçü evlendikten sonra Omar dede, yaylalara birlikte çıktığı kardeşlerinden ayrılmıştı. O, çocuklarını bu yollarda büyütmüş, onları da kendi gibi yetiştirmişti. En küçük oğlundan da Ahmet adında bir torunu olmuştu. Zamanının çoğunu artık onunla geçiriyordu. Omar dedenin ani ölümü obaya bir ateş düşürdü.
Obadakiler bu tür ölüm vakalarına yabancı sayılmazlardı. Çünkü kaç nesildir, gidip gelirken bu göç yolunda kimleri kara toprağın bağrına vermemişlerdi ki… Genç yaşlı demeden ecel bu yollarda her aileden birkaç kişi yakalamıştı. Bu dağ kollarında cenazeleri dağların koynuna emanet etmekten başka ne yapabilirlerdi. Götürmeye kalksalar nereye götürecekler, nereye defnedecekler? Dağlardı onların tek meskenleri. Geçtikleri yol kenarlarına defnettikleri çocuk, genç yaşlı az değildi. Daha bıldır İbrahim’i bir ardıç ağacının dibinde toprağa vermişlerdi. Onların mezarlarını kendilerinden başka kimsecikler bilmezdi. Her sene gelip geçerken onlara uğrarlar, gözlerinde hatıralar canlanır, bir hüzün çöker yüreklerine, birkaç damla gözyaşı, bilenler bir Fatiha okur, sonra yollarına devam ederlerdi. Omar dedeyi de defnedecekler, fakat cenaze namazını kim kıldıracak, kefeni kim saracak, duaları kim okuyacaktı? Omar dede çocuklarını okutamamıştı. Okutamazdı, çünkü yollara ve dağlara adanan bir hayatları vardı. Omar dede inançlı bir adamdı, çocuklarına namaz kılacak kadar sure ve duaları kendi öğretmişti. Torunlarına da her akşam dua okutur, dini bilgiler öğretirdi. O akşam son nasihatini bir vasiyet gibi herkese yapmıştı: “Çocuklar birlik ve beraberliğinizi her zaman muhafaza edin. Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” dedikten sonra yerden yedi tane parmak kalınlığında kısa çubuk aldı, çocuklarının her birine tek tek verdi. Sonra “herkes elindeki çubuğu kırsın” dedi. Çubukları çocuklar birer birer kırdılar. Sonra tekrar aynı kalınlıkta yedi çubuk daha topladı ve hepsini birleştirerek büyük oğlu Eyüp’e verdi, “haydi bunları kır” dedi. Eyüp öte çevirdi, beri çevirdi, denedi kıramadı, sonra Bekir, Zübeyir… Derken sıra en küçük oğlu Servet’e geldi. Kırması için ona da işaret etti. Gençliğine güvenerek kıracağını zannetti küçük oğlu, fakat hangi pozisyonu denediyse o da kıramadı. Bunun üzerine: “Bakın çocuklar, tek olursanız böyle kolayca kırılırsınız, dayanamazsınız, ama birlik olursanız, sizi kimse yıkamaz.” dedi. Atalarından dinlediği ve her zaman anlattığı Çin baskısından, Cengiz Han istilasından atalarının göç hikâyelerinden yine bahsetti ve “Çarva (göçebe), Çomra (yerleşik)’dan eydir. Su testisi su yolunda kırılır, aklım erdi ereli bu yolların yolcusuyuz. Dedelerimiz de hep böyle yaşamışlar. Zaman su gibi akıp gidiyor, öbür taraftan ne zaman çağırırlar bilinmez. Onun için öbür tarafa da hazırlıklı olun.” Ortanca oğlu Hasanı işaret ederek “Hani İbrahim! Gececik fidandı, uçtu gitti. Ne yapalım veren alıyor işte,” dedi. Biraz hüzünlendi. Sonra devam etti. “Çocuklar, haram lokma yemeyin, geçtiğimiz yol üzerinde bulunan köylülerin ekili tarlalarına, mallarına zarar vermeyin, sebze ve meyvelerinden izinsiz bir şey almayın. İşte geldik işte gidiyoruz. Unutmayın haram yiyen abâd olmaz.
Çocuklar, kimseye yük olmayın, herkesten yük alın. Bu hayat zor bir hayat, ben sizleri okutamadım, fakat siz çocuklarınızı mektebe gönderin. Bizler hayvan peşinde cahil kaldık, bari onlar okusunlar.” dedi, bu arada demlenen ot çayları içildi, sohbetten sonra Allah rahatlık versin diyerek herkes kendi çadırına çekildi.
Sabah Ahmet ve annesinin feryadı, diğer çadırdakilerin de dışarı fırlamasına neden olmuştu. Herkes Omar dedenin çadırına koşuyordu. Obaya bir feryat tufanı kopmuştu. Kadınlar ağıt yakmaya başlamıştı bile. Ortanca gelinden ses seda çıkmıyordu, çünkü o, Omar dedeye kırgındı. Bir gün ortanca gelin Saniye, kayın babasının çadırını derleyip toparlarken şiltenin üzerinde bir defter gördü. Obada okuma yazma bilen üç kişiden biriydi Saniye. Defter dikkatini çekti ve eline aldı gelişi güzel yapraklarını karıştırırken arasından yere bir kâğıt düştü, baktı hırpalanmış, katlanan yerleri erimeye başlamış, sarı saman kâğıdına yazılmış bir mektuptu. Okumaya başladı, fakat kendini alamadı okumaktan. Saniye okumayı kaynanasından öğrenmişti. Kaynanası Irahma, Anavarzalı bir köylü kızıydı ve ilkokul üçten ayrılmıştı. İki yıl nişanlı kalmışlar ve evlendikten sonra da eşiyle o da göçmeye başlamıştı.
Mektup şöyle devam ediyordu.
“…Şimdi sen serin yaylalardasın ama ben Anavarza’da yanıyom. Beni yakan Anavarza’nın Temuz ısıcağa del, içime işleyen o senin hasretin. Seni her gün görsem, seninle her gün konuşsam gene de sana hasretim dinmez. Yüreğimdeki boşluğun dolmaz. Sensiz senle olmak çok zor be Omar’ım. Sana kavuşmak için galbim ganadı gırık bir guş gibi çırpınıp duruyo, amma elimden gelen bir şey yok. Bazen diyom dere tepe düşem yollara, bulam seni gittiğin yaylalarda. Haykıram sevgimi dağlara, daşlara… Fakat, …” a geldi, cümleyi bitirmeden Omar dede çadıra girmez mi? Saniye korku ve heyecandan mektubu elinden düşürdü, panik içinde yerden alıp defterin arasına gelişi güzel koyarak şiltenin üzerine defteri bıraktı. Omar dede Saniye’nin elinde mektubu görünce: “Utanmıyor musun başkasının eşyasını izinsiz almaya” diyerek azarladı. Hâlbuki Omar dede mektubu o gün kendisi okumuş ve oracıkta unutmuştu. Çok sevdiği eşini kaybedeli beş yıl olmuştu. Eşini özledikçe Omar dede mektupları bavuldan çıkarır okur ve bavulun içine tekrar özenle koyardı.
Küçük gelin ise Omar dedeyi öz babası yerine koymuştu, çünkü o babasını küçükken kaybetmiş ve yetim büyümüştü. En çok da o üzülmüştü Omar dedenin ölümüne, ağıt yakan da oydu. Dudağından dökülen sözlerle beraber gözlerinden de inci gibi yaşlar yanağından aşağı süzülüyordu. Şöyle mırıldanıyordu kendinden geçmiş halde;

Göçtü obamın direği,
Yakın eylerdi ırağı,
Yok bu dünyanın gereği,
Atam göçtükten sonra.

Atam atam ulu atam,
Aksakalın tutam tutam,
Bu obada nasıl yatam,
Atam göçtükten sonra.

Develer hep katar katar,
Atam yerde uzun yatar,
Düşsem elimden kim tutar,
Atam göçtükten sonra.
Büyük oğlu hepsinden daha sakin ve olgun bir şekilde babasının çadırından çıktı.
-Ağlamayı kesin! Bakalım, dedi. O haykırışlar, yerini birden iç çekmelere bıraktı, bağırışımalar kesildi. Eşine, Naciye!
– Babamın bohçasına bak bakim, kefen bezi var mı? Yoksa obayı dolaşıver kimde varsa al hemen getir. Naciye çadırın içinde üst üste yığılmış birkaç parça eşya içinden bohçayı buldu ve patiskadan kesilmiş bir naylon torba içine katlanmış kefenlik bezi buldu. Naciye kadın daha önce birkaç sefer kefen biçmişti. Bezleri üst üste yere serdi. Sonra onlardan birini ikiye katladı ve cebinden çıkardığı bıçağın ucuyla ortasına bir çentik attı, “te” şeklinde ortasından yırttı. “Buna kıyamet gömleği denir. Kıyamette bununla kalkılacak, kefenin hemmesi çürür, bir tek bu çürümeyecek,” dedi. Ortanca kayını, gelin bacı;
-Oradan babamın kafası nasıl sığar, makasla biraz genişletelim deyince, Naciye kadın,
-Hayır, hayır kefen makasla kesilmez, dedi ve eliyle biraz daha yırtarak genişletti.
Gençler hayvanların başında dağda olduklarından Omar dedenin ölümünden henüz haberleri yoktu. Küçük çocuklar ise annelerinin yanında olup bitenleri meraklı bakışlarla seyrediyorlar ve bir anlam veremiyorlardı. Su ısıtmak için yakılan ateşin dumanı ormanın arasındaki tarladan bir sicim gibi gökyüzüne doğru uzanıyordu. Etrafa bütün emirler büyük abi tarafından veriliyor, sanki Omar dede onu vekil bırakmıştı. Eyüp yanına Bekir’i de çağırdı çadıra girdiler, Bekir’e “sen su dök ben de yıkayayım” dedi. “Ancak su dökerken kesik kesik dökme, aldığın suyun hepsini kesintisiz bir şekilde dök. Kesik kesik dökersen Allah muhafaza peşinden bir cenaze daha olur.” dedi. Bunu duyan Bekir korkusundan suyu, bir çeşmeden akıyor muş gibi itina ile döküyordu. Babalarını özenle yıkadılar. Sonra kefenlediler. O arada küçük gelin kaybolmuştu, apar topar elinde bir şişeyle çadıra girdi. “Zemzem! Zemzem getirdim, kefene zemzem suyu sepeleyeyeceğim, bunun değdiği yerleri ateş yakmaz” diyerek avucuna aldığı zemzem suyunu Omar dedenin kefeninin üzerine eliyle sepelemeye başladı. Güneş epeyce yükselmişti. Diğerleri dışarıda bekliyorlardı. Bu arada çobanlar da geldi. Dedesinin öldüğünü öğrenince Eyüp’ün oğlu Harun’a bir şeyler oldu. Ne ağlayabiliyor ne de konuşabiliyor, kas katı kesilmişti. Annesi Harun, Haruun kendine gel diyerek uğraşırken babası geldi, destekli bir tokat attı. Harun neye uğradığını şaşırarak kendine geldi ve ağlamaya başladı. Biraz ağladıktan sonra sakinleşti. Gençlerden Âdem ve Ali’ye ilerdeki çınar ağacını işaret ederek onun karşısındaki kara taşın dibine mezar kazmalarını söyledi, Eyüp. Ali ve Âdem kazma ve küreği alarak görevlerinin başına gittiler.
Cenazeyi çadırın önüne çıkardılar ve çoluk çocuk herkes toplandı. Eyüp “bu babamıza karşı son görevimiz, hepimiz namazını kılalım” dedi ve cenaze namazını kıldılar. Herkes dualarını okudu eller yüzlere sürüldü. İki kişi baş ve ayak tarafından bir kişi de bel kısmından tutarak mezarın kazıldığı yere kadar götürdüler. Hiç vakit kaybetmeden hemen cenazeyi mezara indirdiler ve üzerine toprakları hızlı hızlı atmaya başladılar. Bekir bir iki kürek attı küreği elinden Zübeyir almak istedi, fakat vermedi. Küreği yere bıraktı sonra Zübeyir oradan aldı ve toprak attı. Böylece bir kaç kürek atan küreği önce yere bırakıyor sonra diğeri alıyordu. Çıkan bütün toprağı mezara geri doldurarak üzerini bir tepecik haline getirdiler. Baş ve ayakucuna birer taş diktiler. Taşlara da kefenden arta kalan birer bez parçası bağladılar. Bez parçaları esen hafif bir rüzgârın sallamasıyla sanki hoşça kalın diyordu.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top