search
top

Yavuz Bülent Bakiler

BİR ŞUBAT SOĞUNDA YAVUZ BÜLENT BAKİLERLE

Türkiye’nin seksen bir vilayetinin en az yetmişinde kürsülerden Türk insanına hitap etmiş ve benim tanıdığım en güzel konuşan, konuşurken kelimeleri bir şiir gibi sıralayan, su gibi akan üslubuyla dinleyenleri sıkmayan, arada esprileriyle yine dinleyenleri hem dinlendiren hem de düşündüren müstesna bir insan. “Oku” emrine uyan hakiki bir mümin. Mükemmel bir hatip. O, arı duru, yalın, bahar sıcaklığındaki kelimeleriyle, kulağı tırmalamadan ilmek ilmek kelimeleri cümleye işleyen ender yetişen bir söz ustası. Zaman zaman Türk diyarlarını gezen gönlü hep oralarda dolaşan turan şairi. O, bir kültür adamı, Türkiye’nin yaşayan bir değeri, yani Yavuz Bülent Bakiler.
Türk Ocakları Pendik şubesi başkanı değerli dostum Ahmet Kara Bey ekibiyle birlikte kültür ve fikir hayatımızda iz bırakan Mehmet Akif, Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Erol Güngör, S. Ahmet Arvasi vb gibi kimseleri anmak için bir dizi program hazırlamışlar. Anılacaklar arasına şiir ve nesir alanında edebiyatımıza büyük katkılar sağlayan Arif Nihat Asya’yı da almışlar.
Aralık 2009 tarihinde Ahmet Bey, “Yavuz Bülent Bakiler Bey’in acaba zamanı müsait midir, davet etsek teşrif ederler mi?” diye arkadaşlarıyla istişare ederler. Çünkü Arif Nihat Asya’yı en güzel Yavuz Bülent Bey’in anlatacağı herkes tarafından malumdur. Yavuz Bülent Bey’i daha önce bir konferansa davet ettiğimden bu konferans için de benim irtibat kurmamı rica ettiler. Ben de neden olmasın başım gözüm üstüne, dedim.
Bunun üzerine Yavuz Bülent Bakiler Bey’i telefonla aradım. Durumu arz ettim. Hay hay tabi gelirim, dedi. Fakat Yavuz Bülent Bey, Arif Nihat Asya’nın ölüm tarihi olan 5 Ocakta müsait olmadığını ve haftanın iki günü hastaneye giderek tedavi gördüğünü söyledi.
-Peki ikinci hafta
-İkinci hafta da müsait değilim.
-Üçüncü, dördüncü hafta
-Maalesef onlarda da müsait değilim.
-Peki ne zaman müsait olursunuz?
-Programıma göre 6 Şubat’ta müsait görünüyorum.
-Konferanslar için salon kiralıyorlar. Ocak başkanından (Ahmet Kara) o tarihte salon ayarlayıp ayarlayamayacaklarını öğreneyim ben size tekrara dönerim.
Ahmet Bey’e sorduğumda ayarlayabileceklerini söylediler. Ben tekrar Yavuz Bülent Bey’e dönerek 6 şubat 2010 tarihi saat 19’da uygun olduğunu, o tarihte saat 18 00’ de evinden alacağımızı belirttim. Kitaplarından da yüz adet kitap ayarlamasını da ifade ettim. Telefonu kapatmak üzereyken konferanstan “iki üç gün önce bana tekrar hatırlat, unutabilirim” dedi. Tekrar görüşmek üzere hoşça kalın dilekleriyle telefonu kapattım.
Şubatın ikisinde telefonum çaldı. Arayan, Yavuz Bülent Bakiler Beydi. Şaşırdım. Çünkü kendilerini ben arayacaktım.
-Ekrem Bey
-Efendim hocam
-Konferansın konusu Arif Nihat Asya, tarihi 6 Şubat Cumartesi akşam saat 1700, istediğiniz kitap sayısı yüz, bir değişme yok değil mi?
-Evet hocam bir değişiklik yok
-Ben sizi teyit için arayacaktım
-Mühim değil.
Ben hakikaten mahcup oldum. Çünkü iki üç gün öncesinden ben arayacağımı söylemiştim. Daha dört beş gün gibi bir zaman var diye biraz ağırdan almıştım. Fakat geç kalmışım. Ayın dördünde on bir sularında telefonumun zil sesiyle telefona uzandığımda ekranda yine Yavuz Bülent Bey’in ismi gözüküyordu.
-Ekrem Bey
-Efendim Hocam
-Çok müşkül durumdayım, hayatımda ilk kez başıma böyle bir şey geliyor. Ben bunu nasıl yaptım? Çok özür dilerim.
-Hocam estağfurullah.
Neydi hocayı bu kadar üzen, ben doğrusu şaşırdım. Bir an afalladım, hemen kendimi toparladım.
-Hocam ne oldu, neden bu kadar üzgünsünüz, sağlığınızla mı ilgili bir problem var?”
-Hayır Ekrem Bey, hayır. Çok daha kötü, hep aldığım bu ilaçlar yüzünden.
-Peki, hocam mesele nedir?
-Ekrem Bey, size söz verdiğim saatte başka bir yere daha söz vermişim. Programlar çakışıyor. İptal edemeyiz değil mi?
-Hocam iptal edemeyiz çünkü salon tutuldu. Afişler asıldı. Davetiyeler dağıtıldı. Telefonlara mesaj çekildi. Ancak bir ara çözüm bulabiliriz. Şöyle ki, zaten sizi tanıtan bir sunu hazırlandı, onu biraz daha zenginleştirebiliriz, saat olarak da biraz geriye yani on dokuz otuza çekeriz. Böylece yarım saatlik bir zaman kazanmış oluruz.
-Yetişebilir miyiz?
-İnşallah yetişiriz hocam.
-O zaman ben de oradaki programı erken bitiririm biraz da böyle zaman kazanırız.
-Hocam, sizin bu programınız nerede?
-Bayezıt’ta KOCAV’da bir şiir programı.
-Hocam, sizi evinizden değil de Harem’den alsak sizce bir mahsuru var mı?
-Hayır, hiçbir mahsuru yok. Ben saat 19 00’a belki daha evvel Harem’e gelirim.
-Tamam hocam.
Hocayı Pendik Türk Ocağı şube yönetim kurulu üyesi Yusuf Erkan Karataş Beyle beraber gidip alacaktık. O gün benim Harem’e biraz erken gitmem gerekiyordu. Çünkü oğlum Bilge Kağan’ı saat 18 00’ da Adana’ya yolcu edecektim. Yusuf Bey de erken gelebileceğini söyledi ve oğlu Alperen’le hep birlikte Yavuz Bülent Bey’in erken gelme ihtimalini de göz önünde bulundurarak erken çıktık ve saat 18 00’ da Harem’deydik. Oğlumu otobüse bindirip uğurladıktan sonra Harem araba vapuru gişelerinin önüne geçtik. Hava buz kesiyor. Saat 18 40 sularında Yavuz Bülent Bey aradı. “Eminönü’ndeyim geliyorum” dedi. Bir araba vapuru iskeleye yanaşmış yolcularını indiriyordu. İskeledeki gişe memuruna “Eminönü’nden buraya vapur kaç dakikada gelir” diye sordum. “On beş dakikaya gelir” dedi. İçimden fazla gecikmeyeceğiz diye geçirdim. Fakat birinci vapur geldi, boşaldı hoca inmedi. İkinci vapur geldi hoca yine yoktu. Üçüncü vapur hocayı yine göremeyince meraklandım. Acaba indi de biz mi göremedik düşüncesiyle telefonla arayarak
-Hocam nerdesiniz, indiniz mi?
-Ekrem Bey, iskeleye yaklaştık geliyorum. Acaba yetişebilecek miyiz?
-Yetişiriz Hocam.
Saat 19 10’ u gösteriyordu. Hava bıçak gibi. Vapurdan inerken hocayı gördüm. Üzerinde sarımtırak bir kaban, elinde bir çanta, başı açık bembeyaz saçlarıyla herkesten ayrılıyordu. Mütevazı adımlarla önüne bakarak geliyordu. Gişelerden iç tarafa geçerek elimi kaldırdım. Beni gördü ve yanına kadar gittim.
-Çantanızı alayım hocam.
-Zahmet etmeyin
-Lütfen hocam
Neyse çantasını aldım.
-Yanınızda kimse yok mu?
Hoca sessizce yürüyor, ben de koluna girdim
-Araba nerede, yetişebilecek miyiz?
-Yetişiriz hocam
Yusuf Bey arabayı iskelenin hemen yanına park etmişti. Arabaya kadar gelip hareket ettikten sonra ancak hâl hatır sorabildik.
-Çocuklar sizleri beklettim kusura bakmayın.
-Estağfurullah Hocam; fakat meraklandık neden bu kadar geciktiniz.
-Arkadaşlar beni arabayla buraya kadar getireceklerdi. Sıraya girdik. Üç vapura binemedik. Baktım olmayacak beni bırakın dedim ve vapura yalnız binerek geldim.
Arabaya binerek yola çıktık. Göztepe’yle Bostancı arası trafik oldukça yoğundu. Hoca üzüntüsünden bazen Yusuf Bey’e keşke şu şeritten gitsek şeklinde müdahale ediyordu. Yol boyunca sağdan soldan konuştuk ama hocanın aklı fikri konferansa zamanında yetişebilmekteydi. Rahatsızlığından bahsetti. Rahatsızlığını duyan yurt içi ve dışından herkesin aradığını, yıllardır aramayanların dahi geçmiş olsun dileklerinde bulunduklarını söyledi. Nasılsın diye soranlara şunu söylüyorum dedi, “Çok iyi olduğumu, tanıdığınız bir ağır sıklet boks şampiyonu varsa gönderin onu nasıl nakavt ettiğimi görün veya tanıdığınız bildiğiniz bir güreş şampiyonu varsa gönderin, görün, bakalım onu nasıl tuş ediyorum.” Küçükyalı’dan sahil yoluna indikten sonra trafik rahatladı ve daha seri bir şekilde hareket ederek salona 19 50 de ulaştık. Hoca direkt kulis odasından sahnedeki yerine geçmek istedi. Ancak görevliler koluna girerek ön koltukta kendisine ayrılan yere buyur ettiler. Çünkü slayt gösterisi devam ediyordu. Onun ardından ocak başkanı konuşmasını yaptı. Daha sonra Yavuz Bülent Bakiler Bey Arif Nihat Asya’yı anlatmak üzere kürsüye davet edildi. Çantasıyla sahnedeki kürsüye yaklaştı. Salonu bir süzdü. Sonra yerine oturdu. Fakat, ne kadar üzgün olduğu hocanın yüzünden okunuyordu.
Söze şöyle başladı: “Değerli misafirler, hepinizden ayrı ayrı bin kez özür diliyorum.” Kanser illetine yakalandığını ve onunla ilgili tedavi gördüğünü, aldığı ilaçlardan dolayı bu tür problemler yaşadığını anlattı. Şöyle bir de müşahhas örnek verdi: “Kahvaltı yaparken mutfağa gidiyorum. Fakat mutfağa vardığımda niye geldiğimi unutuyorum. Ben buraya neden geldim diye düşünürken zaman sonra niçin geldiğimi hatırlıyorum.” Hoca bunları anlatırken yakınımdaki koltuklarda oturan dinleyicilerden, “Allah’ım sen hayırlı şifalar ver” diye dua eden sesler duyuyordum. Bir kitap dolusu Arif Nihat Asya’yla ilgili bilgi verdi. Fakat salonun kiralanma süresi saat onda dolduğu için konuşmasını tamamlayamadı. Konuşmasını, yine “değerli misafirler hepinizden bin kez özür dilerim” diyerek bitirdi.
Konuşması sırasında çok eskilere dayanan ve o gün orada bulunan Naci Yılmaz Beyle dostluklarına sık sık atıflarda bulundu. Konferans sonrası Yavuz Bülent Bey, Naci Bey, Ahmet Kara, Yusuf Erkan Karataş, Mehmet Sezer, Ebubekir Kara ve ben Koru Kafe’de oturduk. Sohbet, çaylardan sıcaktı. Aman Yarabbi! nasıl bir dostluk bu? Naci Bey hatıraları anlatmaktan çorbasını bitiremedi. Çok ilginçtir Naci Beyle Yavuz Bülent Bey’in siyasi fikirleri de farklı, fakat elli beş yıllık dostlar. Yavuz Bülent Bey elini kulağına atmış, Naci Bey’i bir dinleyişi vardı ki görmeğe değerdi. Ta fakülte yıllarından arkadaşlarmış. Naci Bey altmışlı yıllarda bazı olaylardan dolayı hapishaneye düşmüş, Yavuz Bülent Bey ona altındaki yattığı yatağı götürmüş, böyle bir dostluk…. Sanki zaman tünelinden geri eski günlere gidildi. O günler acı tatlı hatıralarla yâd edildi.
Saat gece 24’ü bulmasına rağmen sohbet daha yeni başlanmış gibi devam ediyordu. Ancak Yavuz Bülent Bey’in kızından gelen bir telefon sohbeti noktaladı. Sohbetin o sıcak atmosferinden ancak dışarıda yüzümüze çarpan soğuk havanın tesiriyle çıkabildik. Yaşanan bu müstesna zaman diliminin ardından herkes dağıldı. Yavuz Bülent Bey’i Yusuf Bey’in arabasıyla evine bıraktıktan sonra biz de evlerimize döndük.(6 şubat 2010)
ekremözbay.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top