search
top

Bir Osmanlı Beyi: Akça Koca

25 Haziran ile 5 Temmuz 2012 tarihleri arası bir çalışma için Akçakoca’dayım. Akçakoca, Karadeniz’e kıyısı olan İstanbul Zonguldak karayolu üzerinde Düzce’nin şirin bir ilçesidir. İstanbul’dan karayoluyla yaklaşık üç buçuk saat sürmektedir. İlçede yeşilin bütün tonlarını görmek mümkündür. Özellikle güney bölgesi fındık bahçeleriyle dikkat çekmektedir. Dere tepe her yer adeta fındık ormanıdır.
Tarihe baktığımızda Türklerin bu bölgeye gelişi oldukça erken döneme rastlar. Örneğin Abbasiler Döneminde Türklerden oluşan uç beyleri Anadolu’nun birçok yerini ele geçirmişlerdi. Bu, XI. yüzyılda doğudan gelen Türklerin Anadolu’daki fetihlerini oldukça kolaylaştırmıştır. Bu bağlamda 1071’de Bizanslılar Alpaslan’a yenilmiş ve Anadolu’da Selçuklu Devleti kurulmuştur. Selçuklu Anadolu’ya sonraki dönemde gelen Türkmenlere, Bizans’a yakın bölgeleri yurt olarak göstermiştir. Bu çerçevede Türkler, Akçakoca’ya Selçuklu Döneminde gelerek yerleşmeye ve köyler kurmaya başlamışlar. Örneğin bugün hala Akçakoca’da Kınık, Göktepe köyleri ve Yörük Yatağı Tepesi gibi adlar vardır. Ayrıca bu bölgede Kınık ile ilgili kırk altı yer adının olduğu belirtilmektedir.
Bilindiği gibi Selçuklular Moğol istilası karşısında yenilince (1227-1330) göçebe Türkler (Türkmenler) Moğollara karşı isyan bayrağını açtılar ve beylikler kurmaya başladılar. O beyliklerden biri de Söğütte kurulan Osman Oğulları beyliğidir. Osman Bey, Bizans hududunda üç tane uç beyi gönderir. Kara Denize doğru Konuralp’i, İzmit ve havalisine Akçakoca’yı, İznik’e de Samsa Çavuşu yollar. Bu uç beyleri gittikleri bölgelerde fütühatta bulunur. Orhan Bey, babasının yerine tahta geçince, yörük olan Akçakoca ahalisi kendiliğinden Osmanlılara tabi olur. Akçakoca’ya hürmeten bu ilçeye Akçakoca adı verilir. Hep Bolu’ya bağlı kalmış olan Akçakoca, 1999 yılında il olan Düzce’ye bağlanır.
Akçakoca’da Öğretmen evinde kalıyorum. Esentepede bulunan öğretmen evi denize sıfır, girişle sekiz katlı, üç kat da girişin altında toplam on bir katlı büyük bir binadır. Bina, ortası boş, bir kare şeklinde inşa edilmiştir. Batı tarafı denize bakmaktadır. İkinci katta konferans ve seminer salonları, son katta da lokantası bulunmaktadır. Zemin katta ise düğün salonu yer alıyor. Lokantaya çıktığınız zaman bir pencere kenarından Kara Deniz’in hırçın sularında gözleriniz kaybolur. Kıyıyı döven dalgalar Değirmenağzının kumsalını bulandırsa da deniz, güzelliğinden fazla bir şey kaybetmiyor. Maalesef öğretmenevinin ön tarafındaki denize sıfır olan boş alan sazlıklarla kaplanmış ve atıl durumdadır. Burası düzenlenmeyi ve gelen misafirleri denize nazır ağırlamayı bekliyor.
Güneşin denizden doğup yine denizden batması nadir yerlerden seyredilebilir. O nadir yerlerden biri işte bu öğretmen evinin bulunduğu Esentepe olarak ifade ediliyor. Bu nedenle öğretmen evinde deniz tarafındaki odalarda kalanlar daha şanslıdırlar. Çünkü sabah güneşin doğuşunu ve akşam batışını odalarından büyük bir keyifle seyretme şansına sahiptirler. Arka odaların birinde kalanlar ise caddeden birkaç dakika aralıklarla geçen motorların makineli gibi seri ve tırmalayıcı seslerini dinlemek ve katlanmak zorundadırlar.
Öğretmenevinin bitişiğinde MTA’nın dinlenme tesisleri vardır. Tesisin bahçesinde büyük ıhlamur ağaçlarıyla birlikte meyveli ve meyvesiz daha birçok ağaç çeşidi bir tablo gibidir. Tanıyabildiklerim arasında elma, erik, dut, ıhlamur, ardıç, ceviz, kavak, söğüt, incir, ladin, sedir, çam, defne, akasya ve gürgen ağaçları vardır. Ağaçların güzelliği bir tarafa, onlarda öten kuşların sesleri bu mekâna müstesna bir güzellik katıyor. Hele öten kuşlar içinde serçe büyüklüğünde bir kuş var; sırtı gri, kanatlarının uç kısmı şerit halinde siyah ve beyazdır. Boğazının altına doğru ise kiremit rengindedir. Bu kuş bir ağaç dalına konuyor, boynunu yukarı doğru uzatarak bir kanarya gibi ötüyor. Bilemiyorum, belki de yabani kanaryadır. Hiçbir karşılık beklemeden, sabah başlıyor akşama kadar bıkmadan usanmadan adeta ilahi bir metin seslendiriyor. Sesinin güzelliği kulakları okşuyor ve gönülleri cuşuhuruş ediyor. Bundan daha güzel bir ziyafet olabilir mi?
Öğretmen evi merkezden biraz uzakta, Esentepe’dedir. Öğretmen evinden merkeze kadar bir cadde uzanıyor. Cadde üzerinde kimi yerlerdeki ıhlamur ağaçları altından çiçek kokuları arasında yürüyorum ve merkez çarşıya 25 dakikada varıyorum. Cadde üzerindeki büyük ıhlamur ağaçları çiçek açmış ve çiçekleri dibine sapsarı dökülmüş, etraf bir çay ocağında sanki ıhlamur kaynatılıyormuş gibi kokuyor. Merkezde modern bir mimari ile inşa edilen Akçakoca merkez camii var. Bu cami, adeta Akçakoca’nın sembolü durumundadır.
Camii, 1988-2004 yılları arasında inşa edilmiştir. Selçuklularda kullanılan sekizgen köşeler üzerine oturtulmuş Türk otağ çadır ile çağdaş mimariyi sentezleyen bir kubbe ve kolonu olmayan enteresan bir yapıdır. Kubbesinin yüksekliği 31, minare yüksekliği ise 58 metredir. Caminin içi çok ferah ve beş bin kişi alacak kapasitededir. Cami yerden ısıtmalı, konferans salonu, kütüphanesi ve iki banyo odası bulunmaktadır. Cami yerden epeyce yukarı yükseltilmiş ve camiye merdivenlerden çıkılıyor. Alt katta market ve dükkânlar vardır.
İkindi namazından sonra cami altında çay ocağı işleten aslen Rizeli belediyeden emekli Eyüp Beyle kısa bir sohbet etme fırsatım oluyor. Tanışma faslından sonra, Eyüp Bey caminin yerinin önceden Pazar yeri olduğunu ve sonra cami için verildiğini söylüyor. Caminin hemen yanına öğretmen evi yapılmasına karar verildiğini, fakat halkın buna karşı çıktığını ve merkezden uzak olan bugünkü yerine yapıldığını anlatıyor. Ben konuyu değiştirerek
-Akçakocacın geçim kaynağı nedir? diye soruyorum.
-Fındıktır. Buranın fındığı Ordu, Giresun ve Trabzon fındığına benzemez, biraz küçük olur, fakat çok lezizdir, diyor. Biraz kilolu olan Eyüp Bey’in terliklerden dışarı taşan ayaklarındaki morluklar kalp-damar veya şeker hastası olma ihtimalini düşündürüyor. Sonra dükkânıyla belediye arasındaki sorunlarını sıralamaya başlıyor. Başkandan pek hazzetmediği anlaşılıyor. Yerleşim yerlerinin sahile doğru yoğunlaştığını, yukarı tepelere doğru köylerin olduğunu anlatıyor. Sözü öğretmen evine getiriyor, öğretmen evi civarında Alman kampı olduğundan bahsedince, nasıl yani diye soruyorum. Orada bir Alman gemisi batmış ve ölen insanlar kıyıya vurmuş. Almanlar ölüleri için oraya gelmişler ve onların hatırasına oraya kamp kurmuşlar. Ne zaman diye sorduğumda 1945 diye cevap veriyor. 1945’te Almanlarla bizim bir husumetimiz yoktur, bu nasıl olur diye sorduğumda; “Ben ilkokul mezunuyum öyle ayrıntıları bilmem” diyerek, sanki anlattıklarımı dinleyeceksen dinle, yoksa bana soru sorup kafamı karıştırma diyor. Eyüp Beyin zihni durgun olmadığından verdiği bilgilerin ne kadar gerçek olduğu soru işaretleri taşıyor. Daha sonra bu bilgiyi farklı versiyonlarıyla birçok kimseden dinledim. Böyle bir olay gerçek, fakat mahiyeti nedir? Bu konuda tam bilgi sahibi olan kimseye rastlamadım.
Oradan tekrar Esentepeye doğru yola çıkıyorum, yol biraz rampa dönüş gidiş kadar kolay olmuyor. Yol kenarlarında bazı eski evler, elden ayaktan düşmüş ihtiyarlar gibi bakıyor. Yol tenha, ara sıra insanlarla karşılaşıyorum. Kaldırımlara dikilmiş Karayemiş’in meyveleri artık kızarmaya başlamıştır. Batıya doğru uzaklaşan güneş ışınları çarşıya giderken yaktığı kadar yakmasa da yolun rampa oluşu insanı terletiyor. Neyse adım adım konakladığım yere ulaşıyorum.
Öğretmen evinin karşısında kıyıda âşıklar tepesi var. Eskiden oralarda hayvan otlatırlarmış, ev filan yokmuş. Anlatıldığına göre gelen yabancı turistler oraya çıkarak güneşin batışını seyretmeye başlamışlar. Sonra orası romantik vakit geçirmek için müstesna bir mekân haline gelmiş ve genelde gençlerin uğrak yeri olmuştur.
Akçakoca’daki üçüncü günümde Güneş’in batışını seyretmek için Âşıklar Tepesine gidiyorum. Âşıklar Tepesinden güneşin batışını seyretmek gerçekten müstesna bir güzelliktir. Saat 2015 ile 2030 arası büyük bir alev topuna dönen güneş sanki denize düşüyor. Zaman ilerledikçe güneşin yansıması denizde muhteşem bir görüntü oluşturuyor. Deniz ile gökyüzünün birleştiği çizgide güneş sanki denize gömülüp gidiyor.
Akçakoca’nın merkezi, caminin etrafında kurulan küçük bir çarşıdan ibarettir. Dar sokaklar etrafında kurulan küçük dükkânlar yanında son zamanların alış veriş merkezi olan marketler de vardır. Örneğin bim, şok ve A 101 gibi marketlere rastlayabilirsiniz. Ayrıca Ziraat, Halk ve İş bankası gibi bankalar da vardır. Merkez çarşının dışında daha çok gençlerin uğrak yeri olan bir merkez daha vardır, o da çınar yoludur. Burası ismiyle müsemma bir yerdir. Sahile paralel bir cadde, cadde boyu çınar ağaçları ve cadde kenarlarında kafelerle barlar bulunmaktadır. Yolun denize bakan kısmında ise insanların oturması için ara ara banklar konulmuştur.
Akçakoca’da dördüncü günüm. Akçakoca’yı daha yakından tanımak istiyorum. İkindi sonrası sırtımı denize dönerek belediye binasının karşısındaki sokağa giriyorum. Yol yokuş ve hava sıcak, yolun birçok yerinde kaldırım olmadığından yürümek tehlikeli olsa da ben devam ediyorum. Yol kenarından ağaçların gölgesini takip ederek yürümeye çalışıyorum. Evler genelde bahçeli ve önü çeşitli ağaçlarla donatılmış. Yürüdüğüm yolun cumhuriyet caddesi olduğunu direkteki asılı tabeladan öğreniyorum. Yolun sağında “Cumhuriyet Mahallesi Muhtarlığı” yazan küçük bir kulübeden cumhuriyet (Eski ismi Aşağı Mahalle) mahallesinde olduğumu anlıyorum. Az ileride yol kenarında bahçe duvarının üzerine çıkmış dut yiyen gençleri görüyorum. Biraz daha ilerledikten sonra Akçakoca Devlet Hastanesine rastlıyorum. Hastanenin ne önünde ne yanında, ne sağında ne de solunda hiç kimse yok. Bu manzarayı görünce ister istemez İstanbul’daki hastanelerin yoğunluğu aklıma geliyor. Yukarı doğru yoluma devam ediyorum. Gittikçe yol daralıyor ve kıvrılıyor, fakat cadde devam ediyor. Caddeye bağlanan sokaklara bakıyorum, biraz ileride önü bir evle kesiliyor. Çıkmaz sokak mı ilerisine devam mı ediyor bilemiyorum.
Yine tabelalar cumhuriyet mahallesini geride bırakıp Yukarı Mahalleye çıktığımı haber veriyor. Bu mahalle geride bıraktığım mahalleye göre daha fakir ve evleri daha eski görünüyor. Çünkü evler bakımsız ve dış cephelerinin sıvası dökülmüş kırmızı tuğlaları çıkmış. Kimi ahşap evler yıkılmak üzerdir. Daha ileri gitmek istemiyorum ve bir sokağa girerek öğretmen evine dönmek istiyorum. İlerideki bir caminin (Yukarı Mahalle camisi) avlu duvarı dibine konan bankta oturan beyaz saçlı bir kişi, arabasında oturan başka bir kişiyle sohbet ediyorlar. Ben onlara yaklaşırken motosikletle üçüncü bir şahıs daha geliyor ve bankta oturan kişinin yanına oturuyor. Ben etrafıma bakarak ilerlerken sonradan gelen kişi her halde yabancı olduğumu fark ediyor ki “hoş geldiniz, buyurun” dedi. Ben de zaten bilgi alacak birilerini aradığım için selam vererek yanlarına oturdum. Çok sıcakkanlı insanlar; hemen sıcak, soğuk muhakkak bir şey ikram etmek istediler, fakat ben almak istemedim ve teşekkür ettim. Ancak ikramdan vazgeçmediler, sonradan gelen kişi, dalından yeni toplamış olduğu eriklerden ikram etti. Bu sefer eriklerinden bir tane almak zorunda kaldım. Akçakoca’nın yerlisi olup olmadıklarını sordum. Kendilerini Laz olarak tarif ettiler ve doğma büyüme Akçakocalı olduklarını ifade ettiler. Kısa bir tanışmadan sonra Akçakoca’nın en eski mezarlığını sordum. Tevafuka bakın, sorduğum kişi meğer mezarlıkta çalışıyormuş. Ben, mezarcı Hasan, Hasan Mezarcı değil, diyerek bir espri yaptı ve sözlerine şöyle devam etti. “Burada bir Amerikalı yaşıyor, geçende camiye namaza gelmişti, bizim arkadaş beni ona tanıtırken bu, “Hasan Mezarcı” diye tanıttı. Amerikalı önce bir irkildi, sonra arkadaşım mezarla ilgili işler yaptığımı izah etti. Şimdi Amerikalı beni nerede görse “Hasan mezarcı diye hitap eder.” diyor.
Mezarlığı soruyorum, çünkü mezar taşlarını önemsiyorum. Mezar taşları, dünyanın faniliğini ve ahreti hatırlatır. Mezar taşları, kavgasız gürültüsüz koyun koyuna yaşamayı öğretir. Ayrıca mezar taşları, o belde halkının dinini haber verir ve o yerlerin kime ait olduğunu bildirir. Çünkü mezar taşları, önemli bir vesikadır.
Mezarcı Hasan anlatmaya başladı. “Buranın eski mezarı, devlet hastanesinin olduğu yerdeydi. Oraya hastane yapınca çıkan kemikleri toplu olarak başka yere gömdüler. Mezar taşlarını ise Orhangazi İlköğretim okulunun yanında bir alan belirlediler ve oraya götürdüler. Mezar taşlarının bazıları hala oradadır. Diğer eski bir mezarlık ise yandı.”
Mezarcı Hasan devamla, “Yukarı Mahalle” Akçakoca’nın en eski yerleşim yeridir. Bu binalarımıza, bir çivi çakamıyoruz. Çünkü burayı sit alanı ilan ettiler. Ama yeni bir projeye göre Safranbolu evleri gibi bu evleri restore ederek eski orijinal haline getirip koruyacaklarını söylüyorlar.” Yanımızda oturan beyaz saçlı kişi mezarcı Hasanın ağabisiymiş. Oturduğumuz yerin karşısına yeni bir bakkal dükkânı açmış, bakkalın adı “aşk.” İlginç bir isim olduğunu söyleyince daha yeni açtığını ve henüz adını değiştiremediğini söylüyor. Adının Yaşar olduğunu ifade eden bakkalcı: “Eskiden sahil tarafı hep sazlık ve bataklıktı, şimdi ise kıymetlendi.” diyor. Yaşar Bey, Akçakoca’da bulunan ilk medrese ve ilk tekkeden bahsediyor, fakat zaman kalmadığı için onları başka bir güne bırakıyorum ve oradan kaldığım yere dönüyorum.
Akçakoca’da altıncı günüm. İlk medrese, ilk tekke ve Orhangazi İlköğretim okulu yanında bulunan mezar taşlarını yerinde görmek için güneş ışıklarının kırılmasından sonra öğretmen evinin arkasında bulunan Hacı Yusuflar mahallesinin dar sokaklarından yürümeye başlıyorum. Sokaklar fındık, dut, erik elma, karayemiş ve daha birçok ağaç çeşidiyle süsleniyor. Akçakoca’nın çok verimli enteresan bir toprağı var. Toprak nemli, her yer güneş de alıyor, bu durumda tohumun toprakla buluşması yeterlidir. Gördüğüm kadarıyla ağaçları keserek seyreltiyorlar, eğer kesmeseler her taraf içine girilmez orman olur. Sokaklardan ilerlerken teneke minareli bir caminin önüne çıkıyorum. Cami yanında elli altmış yaşlarında bir amca oturuyor. Selam veriyorum ve buralarda bir medrese varmış, bilginiz var mı, diye soruyorum. Yaşlı amca, “buraya ilk medrese diyorlar fakat hakkında bilgim yoktur” diyor. Küçük ahşap kaplama, yoldan tarafa bakan camında “Korfa Camii” yazıyor. Aslen Samsunlu olan bu amca, İstanbul Okmeydanı’ndan buradaki yazlığına dinlenmeye gelmiş ve camide ikindi namazını bekliyormuş. Bu arada siyah Sakallı bir amca daha geldi, ona da medrese hakkında bilgisi olup olmadığını soruyorum. Adı Sefer olan bu amca, fırın işçiliğinden emekli olmuş ve Düzce’den gelip Akçakoca’ya yerleşmiş. O, medreseyle ilgili bildiklerini şöyle anlatıyor: “Buranın ilk yerleşim yeri biraz ilerideki Yukarı Mahalledir. Burada da bir medrese varmış. Buralardaki bu yapılar 500 küsur yıllıktır. Dolayısıyla buralar sit alanı ilan edildi. Kimse ne yıkabiliyor ne de onarabiliyor. Bu medrese için bazı yollar bulunarak cami şeklinde tekrar onarıldı ve ibadete açıldı.” Burada biraz ileride de bir tekke vardır diyor, Sefer amca. Ben emekliyim bir işim yok istersen beraber gezebiliriz diyor. İkindi nazmından sonra Sefer amcayla birlikte Tekkeye doğru daracık sokaklardan ve meyve ağaçlarının altından yürüyoruz. Korfa camiinin kuzeyinde biraz ilerde bunu da Korfa Camii gibi ahşap kaplamayla tekrar günümüze kazandırmışlar. Sefer amca, tekkenin yanında bulunan bir evden anahtarını alarak tekkenin kapısını açıyor. Kapılarının orijinal olduğunu söylüyor. Kapının üzerinde otantik büyük bir anahtar ve yerlerin yapılması için kapı girişinde inşaat malzemeleri duruyor. Küçük bir oda büyüklüğünde boş bir alan var. Bir de mihrap yapılmış, Ramazan ayında burada teravih namazı kılınıyormuş. Şu an aktif halde bulunan yan tarafa ek bir oda daha

yapılmış, orada çocuklar Kur’an öğreniyormuş. Oradan çıkıyoruz ve Orhan Gazi İlköğretim Okulu civarına götürülen mezar taşlarını görmek için bana Sefer amca yolu tarif ediyor ve kendisi ayrılmak istiyor. Ayrılmadan ayaküstü şunları da anlatıyor Sefer Amca. “Eski yerleşim yerlerinden olan Çayırağzı köyünde Orhan Gazi konaklamış ve kendi adına bir cami yaptırmış (1323). Bu caminin özelliği uzun ahşap kütüklerin çivi kullanılmadan bir birine kenetlenmesiyle yapılmış olmasıdır. Sefer amcayla vedalaşıyoruz, o aşağı mahalleye doğru ben de Kapgirli (Orhan Gazi) mahallesine doğru yöneliyorum. Fındık bahçeleri arasında beş altı dakikalık bir yürüyüşten sonra okulun yan tarafında bulunan mezar taşlarına ulaşıyorum. Boyum kadar uzun mezar taşları üzerinde bazı hatlar var, fakat çoğu okunmuyor. Kiminin başı kırılmış yerde, kimi yan yatmış kimi ise toprağa uzanmış yatıyor. Kim bilir, o ihtişamlı mezar taşının dibine hangi ihtişamlı kimse defnedilmiştir. Ne kadar önemli kimseydi ki mezar taşına o kadar emek verilmiştir? Sahipsiz, boynu koparılmış, terk edilmiş mezar taşlarını ben de terk ediyorum. Ayrılırken zihnimden Yunusun dörtlüğü geçiyor.
“Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi.
Mal da yalan, mülk de yalan.
Var biraz da sen oyalan.”
Mezar taşının birindeki yazının altında H. 1265 yazıyor. Bu M. 1848-49 yıllarına tekabül ediyor. Diğer bir taşta ise H. 1183 yazıyor. Bu da M. 1769-70 yıllarına tekabül ediyor. Acaba devlet hastanesini yapacak başka hiçbir yer yok muydu da bu mezarlar yerinden sökülüp böyle tahrip edilmiştir diye kendi kendime sormadan edemiyorum. Onları da gördükten sonra geldiğin güzergâhtan tekrar kaldığım Esentepe’ye dönüyorum.
Güneşin hem doğuşu hem de batışının denizden olduğu söylenmişti. Batışını Âşıklar Tepesinden izledim. Şimdi Güneşin doğuşunu izlemem gerekiyor. Pazar günü sabah namazından sonra odamdan çıkarak öğretmenevi önündeki açık alana indim. Henüz güneş doğmamıştı, fakat doğacağı bölge kızarmıştı. Bu mekândan rahat izleme şansım olmayacağını anladım ve çarşıya giden yol üzerinde insanların oturup dinlendikleri ve vakit geçirdikleri önü açık bir alan vardı. Oradan seyretme imkânı olacağını düşünerek yola çıktım. Ortam o kadar sessiz, hava o kadar berrak, hafif bir rüzgâr saçlarımı okşayıp geçiyor. Herkes uykuda, benim yürüdüğüm mekânda henüz uyanık gördüğüm bir varlık yok. Düşündüğüm yere varıyorum birkaç dakika sonra denize paralel tepenin arkasından Güneşin burnu gözüküyor. Saniyelerle birlikte yükselmeye başlıyor. Uykudan feragat edilebilecek muhteşem bir manzara ve her yerde rastlanılmayacak müstesna bir görüntü. Bir süre izledikten sonra tekrar odama dönüyorum.
Her fırsatta Akçakoca’yı tanımaya çalışıyorum. Cenevizlerden kalan bir kale kalıntısı olduğunu söylemişlerdi. Bir grup arkadaşla yola çıktık, Değirmenağzını ve kadınlar plajını geçtikten sonra yaklaşık 20 dakikalık yürüyüşle kaleye vardık. Kalenin girişinde zindana benzer derin bir çukur var. Orası dilek tutma yeri olarak belirlenmiş ve dilek dileyenler oraya para atarak dilek tutuyorlar. Belediye kale içini düzenlemiş ve işletmeye açmıştır. Kale burcundan kalıntılar var tepesine bir Türk bayrağı dikmişler, ağaçların altına masalar konulmuş, bayır bir alan olmasına rağmen oturulabilecek mekânlar oluşturulmuş. Bayır bir mekân olduğu için tedbir amaçlı deniz tarafını tel örgülerle çevirmişler. Fazla özelliği olan bir yer değildir. Hafta sonu olduğu için midir bilmiyorum, insanların teveccühü yoğundu. Nerdeyse her masada mangal var, ancak mangal dumanları arasında güneş altında boş bir masa bulabildik ve kısa süre oturduktan sonra geldiğimiz yoldan geri Esentepe’ye döndük.

Akçakoca’dan ayrılmadan bir gün önce yine bir grup arkadaşla Fakıllı ve Arabacı köylerine de uğradık. Merkezden 6 km. uzaklıkta bulunan Fakıllı köyünde yer altı derinliği 30, uzunluğu ise yaklaşık 100 m. olan bir mağara var. Mağaranın içi buz gibi ve söylendiğine göre astım hastalarına iyi geliyormuş.
Arabacı köyü yolu üzerinde ise Cumayanı Camisi, asırlık çınarlar, ağaçlar arasında akan bir dere, bir hamam kalıntısı ve bir de caminin kıble tarafında Ahmet Dede türbesi vardır. Burası merkeze yaklaşık üç km. dir. Caminin geçmişiyle ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamadım. Etraf düzenlenmiş ve bugün burası bir mesire mekânı olarak kullanılmaktadır. Akçakoca’daki çalışmanın bitmesiyle İstanbul’a dönüyorum. ekremözbay
ekremozbay.com.tr

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top