search
top

Oğuz Türkmen Boylarından Varsaklar

1. Varsak Kelimesinin Anlamı ve Menşei

Varsak, bir Türk boyu, kabilesi, eski harp aletlerinden bir çeşit yatağan, kısa kılıç, taşçıların taş kırdıkları büyük çekiç ve Antalya ilinde bir yerleşim birimi[1] anlamlarıyla Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde kayıtlıdır. Bugün Türkiye sınırları içinde ve dışında yaşayan Varsak Türkmen topluluğunun adı çeşitli kaynaklarda Farsak[2], Varsak[3], Farsah[4] ve Garsak[5], olarak farklı anlamlarda geçmektedir. Tarihî süreç içinde bu kelimeler, şahıs, boy, yer, silah ve hayvan adı gibi çeşitli manalarda kullanılmıştır.[6] Varsak kelimesinin kökeniyle ilgili de farklı görüşler ileri sürülmüştür.[7]

Kelimenin menşei ile ilgili kesin bir bilgi olmamakla beraber bir şahıs adından kaynaklandığı fikri ağırlık kazanmaktadır.

Günümüzde Çukurova bölgesinde yaşayan Varsaklar kendileri için Farsak ismini kullanmaktadırlar. Kullanılan bu isimle ilgili şöyle bir de gerekçe anlatılır: Eskiden yaya veya hayvanlarla Çukurova’ya (Kozan’a Çukurova deniliyor.) uzun ve yorucu yollardan dere tepe aşarak gidip gelenler, yoruldukça köyümüze bir “varsak” derlermiş. Zamanla bu kelime değişime uğrayarak ‘Farsak’ şekline dönüşmüş ve bu yüzden dağ köylülerine Farsak denile gelmiştir.[8] Araştırmacıların belirttiğine göre bu boy, Orta Asya’dan gelen kadim bir Türk topluluğudur.[9]

2. Tarihte Varsaklar

Çukurova’nın İslamlaştırılması ve Türkleştirilmesi, sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Harun Reşit zamanında (786-809) Türkistan’dan getirilerek Çukurova’ya yerleştirilen Türklerle başladı. Gelen bu ilk Türkler arasında Varsakların da bulunması kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla Türklerin Çukurova’ya gelip yerleşmeleri Anadolu’nun fethinden yaklaşık iki yüz yıl öncedir.[10] Abbasiler Döneminde başlatılan Çukurova’nın Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyeti büyük ölçüde Varsak Türkmenleri sayesinde tamamlandı.[11]

Anadolu fethedildikten (1071) sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı açıldı. Bu kanal ile 13. yüzyılın birinci yarısının ortalarına doğru Türkistan, Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya birbiri arkasından kalabalık Türkmen grupları gelmeye başladı. Bunlar, 1219’da başlayan Moğol hücumundan kaçıyorlardı. Böylece Oğuzların ezici çoğunluğu Anadolu’da toplandı. Ayrıca Seyhun boylarında şehir ve köylerde yaşayan Oğuzlar da Moğol istilasını takip eden günlerde başlayan açlık-susuzluk gibi sebeplerle Anadolu’ya geliyordu. Bu göçler 11. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar devam etti.[12]

Çukurova’ya, Oğuzların Üç Ok kolu (Gökhan, Dağhan, Denizhan)’na mensup Yüreğir, Varsak, Kusun, Kara İsalu, Özer, Gündüz ve Kuştemür isimli Türkmen Beyleri geldi. Bu Türkmen beylerinin başında Yüreğir vardı ve Ermenilerin elindeki Misis ve Tarsus’u fethettiler. Yüreğir’in vefatından sonra yerine geçen oğlu Ramazan Bey, Varsaklara ve diğer beylere kışlak ve yaylaklar verdi.[13] Böylece bu bölge Türklerin hâkimiyetine geçmeye başladı.

Bir rivayete göre Osman Gazi’nin büyük babası Süleyman Şah, 13. asırda Moğol istilası yüzünden kalabalık bir Türkmen grubuyla Anadolu’ya yönelmiş; fakat Fırat Nehri’nden geçerken boğularak şehit olmuştur. Kendisine bağlı bulunan boy ve çocukları (Yüreğir, Kusun, Kuştemür, Varsak, Kara İsalu, Özer ve Gündüz) dağılarak Çukurova’ya gelmişler. Ermenilerle uzun mücadelelerden sonra Misis, Adana ve Tarsus’u alarak buralara yerleşmişlerdir. Diğer bir rivayete göre ise yine kalabalık bir Türkmen grubu, Yüreğir’in reisliğinde Moğol istilasına karşı çıkmış; fakat Moğolların takibinden de kurtulamamışlar. Bu Türkmen grubu, önce Doğu Anadolu bölgesine, oradan Suriye’ye, oradan da Anadolu’ya kuzey ve güney istikametinden nüfuz etmiştir. Güneyden genellikle Üç Ok’lu Türkmenlerden oluşan gruplar girmiş ve etkinliğini kaybeden Ermeni Krallığı topraklarında yurt tutmuşlardır. Bu yurt batıya doğru Silifke’ye kadar uzanmıştır. Yüreğir, Kusun, Kuştemür, Varsak, Kara İsalu, Özer ve Gündüz’den oluşan bu Türkmen grupları Ramazanoğlularını meydana getirmiş ve bu bölgeyi aralarında paylaşmışlardır.[14] Bu iki rivayette de ortak olan bir şey vardır, o da Çukurova’ya gelen Türkmen grubu içinde Varsak adında bir Türkmen boyunun olduğudur. Zaten 1300’lü yıllara ait bazı Memlûklü müellifleri, yine Memlûk coğrafyasında yaşayan bazı Türk ve Arap müellifleri, daha sonra Osmanlı müverrihleri Varsakların, Oğuz (Türkmen) boylarından biri olduğunu belirtmişlerdir.[15] Bu bağlamda tarihçilerin çoğunluğu Varsak Türkmenlerinin Oğuzların Üç Ok koluna mensup olduğu konusunda görüş birliği içindedir.

Konya merkezli Anadolu Selçuklu Devleti’nin büyüyerek Anadolu’yu kontrol altına alması, Türk boyları açısından Anadolu’yu cazip bir yer hâline getirdi ve bölgeye yönelik göçün sürekliliğini sağladı. Bu dönemlerde gelip Anadolu’ya yerleşen Türk grupları arasında Oğuz boyları ilk sırada yer alıyordu. Anadolu Selçukluları, gelen büyük aşiretleri aynı bölgeye yerleştirmedi. Anadolu Selçukluları, büyük nüfuslu aşiretlerin bir süre sonra merkezî yönetime karşı bir güç olarak ortaya çıkmalarını engellemek amacıyla onları küçük gruplara ayırarak farklı bölgelere dağıttı.

1243 yılında Sivas yakınlarında Moğollarla Anadolu Selçukluları arasında yapılan Kösedağ Savaşı Moğolların galibiyetiyle sonuçlandı. Bu savaş, Moğolların Anadolu üzerindeki hâkimiyetinin başlangıcı oldu. Daha sonra 1250’li yıllarda Hülagu’nun İlhanlı Devleti’ni kurmasıyla Molğol hâkimiyeti iyice pekişti. Hülagu’nun oğlu Abaka Han Döneminde ise Anadolu Selçuklularından bazı yöneticilerin Memlûk Sultanı Baybars ile anlaşması (1277) sonucu, Baybars Anadolu’ya geldi ve Moğol ordusunu hezimete uğrattı. Bu savaş sonrasında Anadolu’nun çeşitli yerlerine Türk boyları yerleştirildi. Yerleştirilen o boylardan biri de Varsak Türkleriydi.[16]

1080’li yıllarda Çukurova’da Türk atlılarının dolaştığı söylenebilir. Zaten 1092 yılında Selçuklu Sultanı Kılıçarslan zamanında Adana, Tarsus, Misis ve Kozan/Sis şehirleri Türklerin elinde bulunuyordu. Haçlı Seferleri başlayınca Selçuklular Anadolu içlerine çekilerek ellerindeki Akdeniz kıyı kentlerini terk ettiler. Böylece Adana, Tarsus ve Kozan gibi şehirler Haçlılara kaldı. Bu dönemde doğudan gelen Ermeniler (11. yüzyıl) Toros Dağları’ndaki kalelere yerleşmeye başladılar. Örneğin 1107 de I. Toros Kozan ve Anavarza’yı Rumlardan alıp[17] yerleşti. Ermenilerin hâkimiyetinde kalan bu bölge, 1300’lü yılların ikinci yarısından itibaren Müslüman Türklerin eline geçmeye başladı.[18]

Yukarıda da değinildiği gibi Türkmen grupları, Moğol istilası sebebiyle Türkistan’dan Selçuklu hâkimiyetinde bulunan Anadolu’ya göç ediyordu. Daha sonra Moğolların Anadolu’yu da istila edip hâkimiyetleri altına alınca bir kısım Türkmenler Selçuklu-Moğol otoritesini kabul ederek Anadolu’da kalırken, diğer bir kısım Türkmen ise bu otoriteye itaat etmedi ve Suriye taraflarına gitti. Ancak Anadolu’da kalan Varsaklar, bu istilayı kabul etmediler ve Karamanlıların yanında Moğol-Selçuklu kuvvetlerine karşı mücadeleye giriştiler. Suriye tarafına göç eden Türkmenleri ise Memlûk Hükümdarı Baybars (1260-1277), Antakya’dan Gazze’ye kadar uzanan bölgeye yerleştirdi. Memlûk hizmetine giren bu Türkmenler, Moğollara ve Çukurova’daki Ermeni Krallığı’na karşı yapılan savaşlarda Memlûk Devleti’nin en önemli askerî gücünü oluşturdu. Bu dönemde Memlûkler, içinde Varsakların da bulunduğu Çukurova Türkmenleri’nin atlı birliklerinden akıncı güç olarak yararlandı.[19]

Selçuklular Moğollara Kösedağ Savaşı’nda yenilince Anadolu’nun istikrarı bozuldu. Bunu fırsat bilen Ermeniler hemen Moğollarla işbirliği yaptılar ve Türkler aleyhine faaliyetlere başladılar. Ermenilerin gerek Çukurova’daki Müslümanlara saldırarak katliam yapmaları, gerekse Suriye’den Kayseri’ye gidip-gelen ticaret kervanlarını yağmalamaları, ayrıca Toroslardan Mısır’a kereste ihraç edilen limanları Moğolların denetim altına alıp kereste ihracatını durdurması, Memlûklü Devleti’ni Çukurova Ermenilerine karşı bir dizi sefer düzenlemeye sevk etti. Sultan Baybars 1266’da düzenlediği bir seferde Adana, Misis, Ayas, Tarsus ve Kozan gibi şehirleri aldı. 1275’de bir sefer daha düzenledi ve bu sefer Toros Dağları’nın ta içlerine kadar ilerledi. Memlûklüler bölgeye farklı zamanlarda daha birçok akın (1297, 1322, 1334 akınları) düzenledi. [20] Bu arada Üç-Ok ve Boz-Oklara mensup birçok boy Orta Torosların dağlık kesimleri ile kuzey ve güney yamaçlarındaki ovalık alanlara yerleştiler.[21] Bunlar yaşanırken Toros silsilesinde Bolkar Dağı’na kadar ilerleyen diğer bir Türkmen beyliği de, (Karamanlılar) yanlarında yine başka bir Varsak grubu olduğu hâlde batı ve kuzey-batı tarafından Ermenileri sıkıştırıyordu. Ermeni Krallığı, Memlûk, Karaman, Ramazan ve Varsak fetihleriyle tedricen eridikçe Çukurova, Türkmenlerle doluyordu. Türkmen baskısının artmasıyla nihayet 1360 yılında Tarsus ve Adana şehirleri, Memlûk, Ramazan ve Varsak kuvvetleri tarafından tekrar fethedildi.[22]

Nihayet 1375 yılında Kozan, Memlûk Türkleri’nin eline geçti. Dolayısıyla bu bölgedeki Türkmen aşiretleri de Memlûklülerin himayesine girdi. Memlûkler 1375 yılında Ermeni Krallığı’na Türkmenler sayesinde son verdiler. Ayas, Kozan/Sis ve Tarsus olmak üzere üç de valilik kurdular.[23] Bu valilikler sayesinde Varsak beylerini kontrol altında tutuyorlardı. Aynı zamanda Karamanlıların genişleme faaliyetlerini de bu yolla engelliyorlardı. Ancak, Memlûk Hükümdarı Berkuk ile Türkmen beyleri arasındaki başlayan mücadele Çukurova’daki Memlûk hâkimiyetini zayıflattı. Buna karşılık Ramazanoğlularını oluşturan aşiretlerden biri olan Varsaklar üzerinde Karamaoğlularının nüfuzları artmaya başladı. Artık bu yıllardan sonra Osmanlı-Karamanlı münasebetlerinde Varsakların önemi arttı ve Karamanoğluları Osmanlı idaresine girene kadar siyasi ehemmiyetleri devam etti.[24]

Moğolların İran’ı istila etmesi üzerine Karamanoğluları Anadolu’ya göç ederek geldi ve 1228 yılında I. Alâüddin Keykubat tarafından Varsakların hâkim olduğu Ermenek civarına yerleştirildi. Burada Varsaklara tabi olup ekip biçtiklerinin vergisini vererek yaşıyorlardı.[25] Türkiye Selçuklu Devleti’nin yıkılmasıyla bu devletin başkenti olan Konya’yı ele geçirerek mirasına sahip çıkan Karamanoğluları, Varsaklar üzerinde nüfuzlarını artırdılar. Karamanoğluları, yayılma ve genişleme siyasetlerinin önüne çıkan Osmanlı, Ramazanoğluları ve Memlûklu engellerine karşı diğer Türkmen birlikleri yanında Varsaklardan da büyük ölçüde istifade etme siyasetini güttüler. Nitekim Varsaklar, 1378 ve 1397 tarihlerinde Karamanoğluları ile Osmanlılar arasında yapılan savaşlarda Karamanoğluları tarafında yer aldılar.[26]Bir taraftan Memlûk-Türkmen kuvvetleri, diğer taraftan da Karamanlıların yaptığı akınlar Ermeni Krallığı’nı iyice zayıflattı ve ele geçirilen bölgelere her iki taraftan gelen Türkmenler yerleşmeye başladı. Bu fetih faaliyetleri sırasında Varsak boyları da Çukurova’ya yerleşiyordu.[27]

1428 yılında Ramazanlı İbrahim Bey’in ölümünden sonra Varsak beylerinden Kara İsa oğlu Hamza, kırk kişilik grubuyla Kahire’ye giderek Mısır Sultanı’na bağlılığını bildirdi. O güne kadar ilk kez meydana gelen bu olay, Memlûklülerin bu bölgede ne kadar etkin olduklarının bir göstergesiydi. Bundan sonra da (1429 ve 1430) Mısırı ziyaretler devam etti. Örneğin Adana ve Misis hâkimi Mehmet Bey, Özer oğlu Davut ve diğer Varsak beyleri de Mısır Sultanı’nı ziyaret ettiler.[28]

Tarihte birçok kez el değiştiren Çukurova bölgesi, 1500’lü yıllarda Mısır Memlûklülerinin eline geçti. Yavuz Sultan Selim’in 1516’da yaptığı Mısır Seferi’nden sonra ise Osmanlıların hâkimiyetine girdi. Osmanlılar da bu bölgenin idaresini Ramazanoğlularına bıraktı.[29]

Avşar olduğu kabul edilen Karamanoğulları, Varsaklar ile iyi ilişkiler kurdular. Özellikle Osmanlı-Karaman mücadeleleri sırasında Varsaklar, sürekli Karamanlıların yanında yer aldı. Çünkü Osmanlı Devleti, aşiretleri sürekli kontrol altında tutan bir hukuk ve sistemine sahipti. Varsaklar için Osmanlının uyguladığı bu kuralcı yapısı itici geliyordu. Karamanlıların Varsakları, kendi hâllerine bırakması ise daha çekiciydi. Bu nedenle Varsaklar Osmanlıların karşısında, Karamanlıların ise yanında yer aldılar. Zira Varsaklar, emir altına girmeden yüksek dağlarda,  kendi hallerinde, hür ve bağımsız yaşamayı tercih eden ve bunu bir hayat tarzı olarak benimseyen kimselerdi.[30]

Karamanoğluları ile başarıya ulaşamayan Varsakların bir kısmı (Varsak, Turgut) Memlûklülere bir kısmı da (Kuştemur, Kusun ve Kara İsalu) Osmanlılara katılmayı uygun gördüler. Sonra bu boylar Osmanlı-Memlûk harbinde boydaşlarıyla karşı karşıya gelecek ve birbirleriyle mücadeleye gireceklerdir. Bundan sonra da boy birliği yavaş yavaş çökecektir.[31]

Osmanlı Varsak münasebeti; Varsakların Osmanlıya karşı Karamanlılar yanında savaşa katılması, daha sonra Osmanlının onları iskân etmek istemesi, Varsaklardan asker ve vergi istemeleri şeklinde devam etti. Nitekim bunu Cengiz Orhunlu, şu şekilde ifade eder. “Fırka-i İslâhiye hareketinde ilk hedef, isyan ve karışıklık yatağı olan ve devlet nüfusunun hiçbir zaman varamadığı Kozan Dağı ve Çukurova’da olan aşiretleri tenkil (cezalandırma) ve sonra iskân etmekti… Bu harekâtta hiçbir zaman nüfusa kaydedilmemiş aşiret topluluklarını nüfusa kaydederek ordu için taze askerî kuvvet olarak istifade etme düşüncesi, bu iskân işinden beklenen faydalar arasında idi.”[32] Bu iskân yapılmak istenirken zor da kullanılmıştır. Örneğin Toros Dağları’nın sarp yerlerine sığınan köylüler Çukurova’ya indirilerek iskân edilmek istendi. Kendi istekleriyle iskân olmayanların çadırları askerler tarafından yakıldı. Damlarda yaşıyorlarsa ateş basılıp tahrip edildi, sonra da ovaya indirilerek devlet tarafından hazırlanan evlere yerleştirildi.[33] Köprülü’ye göre eskiden Anadolu’ya gelip Tarsus civarına yerleşen Varsaklar, sürekli Osmanlı Devleti’ne sorun çıkarmıştır.[34]

Bütün bu olanlara rağmen Osmanlı yine de bu cengâver topluluğu yanlarında görmek istiyordu. Osmanlının amacı Varsaklarla savaşmak değil, müttefik hâlinde birlikte hareket etmekti.1503 yılında II. Bayezid, Varsakların boy beylerini yanına çekmek için bir girişimde bulundu. Bu münasebetle Varsak beylerine çeşitli hediyeler gönderdi ve onların Osmanlı Devleti’ne bağlanmalarını temin etmeye çalıştı. Kısmen başarılı da oldu. Çünkü Yavuz’un Mısır Seferi sırasında Varsaklar tarafsız kaldılar. Varsaklar Osmanlı hâkimiyetine, Yavuzun 1516’da Mercidabık, 1517’de Ridaniye zaferlerini kazanmasından sonra girdi. Yavuz bu zaferle Memlûk Devleti’ne son verdi ve Çukurova’nın bütün şehir, kasaba ve köyleriyle buralarda yaşayan Türkmenler Osmanlı idaresine girdi. Varsaklar Osmanlı idaresine geçtikten bir müddet sonra devlet memurlarının haksız uygulamaları yüzünden 1526’da Tarsus’ta Beğce Bey, 1527’de Adana’da Veli Halife, isyan çıkarttılar. Ancak bu isyanlar Varsaklar arasında pek taraftar bulamadı.[35]

Osmanlı Devleti 1600’lü yılların sonuna kadar Toroslarda yaşayan topluluklarla pek ilgilenmedi. Buralarla ilk temas, II. Süleyman’ın 1690 yılında gönderdiği bir fermanla sağlandı. Gönderilen fermanda bütün Türkmen aşiretlerinden, bu arada Kozanoğlularından da Avusturya Savaşı için asker isteniyordu. Bir yıl sonra Süleyman’ın ölümüyle yerine geçen III. Ahmet de Kozanoğlularını buyruğu altına almak için epeyce uğraştı, fakat çetin bir direnişle karşılaştı ve başarılı olamadı.[36] 18. yüzyılın ortalarından 19. yüzyılın ortalarına kadar geçen zaman dilimi Osmanlı için felaket yılları oldu. Çünkü büyük harpler, isyanlar, ekonomik sıkıntılar, devleti iyice sarsıyordu. Bu dönemde Kozanoğluları ile Osmanlı münasebeti çok zayıfladı. Ancak Koanoğlu civardaki komşu derebeylerle uğraşmaktan geri durmuyordu. Bu bağlamda İç Anadolu’dan Akdeniz’e inmek isteyen; fakat yollarının üzerinde Kozanoğlularını bir engel olarak gören Bozok Türkmenlerinden Çapanoğluları, Kozanoğlularına akınlar düzenliyor ve yapılan cenkte büyük kayıplar yaşanıyordu. Örneğin Çapanoğlu Mustafa Bey ile Kozanoğlu Yusuf Bey’in Belenköy yakınlarında girdikleri iki saatlik savaşta Çapanoğlu üç bin ölü bırakarak mağlup oldu.[37]

Toros Dağları’nın eteklerindeki sarp ve ulaşılmaz köylere yerleşen aşiretlerin bir kısmı, Kozan Sancağı’nda çıkan aşiret kavgaları yüzünden,[38] bir kısmı da ovanın aşırı sıcaklığı, sivrisinek ve sıtma hastalığı yüzünden yüksek yerlere, dağ eteklerine göçüyordu. Ovada kalanlar ise güçlü bir ağanın himayesine girerek kaderlerine razı oluyordu. Dağlık bölgelerde yaşayan Türkmenlerin ikna edilerek ovaya iskân edilmelerinin faydalı olacağı düşünülmüş ve bu bağlamda 1719 yılında bir ferman yayınlanmıştır. Söz konusu fermanda; Varsakların nüfus itibarıyla epeyce çok olmasına rağmen çok azının kayıt altına alınıp diğerlerinin kaydolmadıklarından dolayı, vergi vermedikleri bunların başıboş bir taife olup oturdukları yerlere de ulaşılması zor olduğundan dağlardan indirilip Kadirli ve Kozan sancaklarında bulunan boş ve yıkık köy ve çiftliklere iskân edildikleri takdirde çiftçilikle uğraşacakları, böylece hem kendi ihtiyaçlarını karşılayacakları, hem de devlet bütçesine katkıda bulunacakları belirtilmiştir. Ancak bu aşiretler yerleşik bir hayata uyum sağlayamadıkları, dağlık ve ormanlık arazilerin havasına, suyuna alışmış olduklarından yeni yerleri benimseyemedikleri görülmüş.[39] ve “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir.” düşüncesi ağır basmıştır.

Kozan çevresine ve Feke köylerine yerleşen Türkmen boylarından biri de şüphesiz Varsaklardı. Ancak boylar hem dağıtılırken hem de evlilik yoluyla birbirine karışmıştır. 16. yüzyıldan sonra bu bölgede yaşayan Türkmenlerin hepsini kapsayacak şekilde onlara Varsak denilmiştir.[40] Ahmet Cevdet Paşa’ya göre Kozan Sancağı; kuzeyde Sivas, güneyde Adana, doğuda Maraş, batıda ise Kayseri ve Niğde sancaklarıyla sınır olan ve birçok sarp dağları bulunan büyük bir bölgedir. Bu bölgede yaşayan insanların ekserisi Selçuklu Döneminden kalan Türklerdir ki Varsak aşiretinden oluşur. Bunlar, Kozanoğlularının piyade askerleridir.[41]

Sonuç olarak Varsaklar, Oğuzların Üç Ok kolundan olan bir Türkmen boyudur. Birçok obadan oluşan Varsaklar, büyük Oğuz göçü sırasında (13.yüzyıl) Orta Asya’nın steplerinden Anadolu’ya gelerek Çukurova bölgesinin dağlık ve ağaçlık kesimlerini yurt edinmişlerdir. Buradan değişik bölgelere çeşitli sebeplerle göç ederek dağılmışlardır.


[1] bkz http://www.tdkterim.gov.tr/ (18. 10. 2010.); Şemseddin Sami, “Varsakı” kelimesine, “Varsak denilen Tatar kabilesine ait bir cins enli yatağan (belde yatar vaziyette duran yaralayıcı bıçak), yine onlara mahsus bir cins kayabaşı havası” anlamını vermiştir. bkz Şemseddin Sami, Kamus-i Türki, C 3, s. 1434.

[2] Frayliç- Ravlig, Türkmen Aşiretleri, (hzl; Ali Cin, Haluk Kortel, Haldun Eroğlu), s. 34, 35, 39, 40, 42, 165, 167, 168, 171.

[3] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 174,213, 125, 268, 336, 346; “Varsak Taifesi” için ayrıca bkz Şikârî Karamanname, (hzl. Metin Sözen, Necdet Sakaoğlu), s. 235,236,237.

[4] Ahmet Cevdet Paşa, Ma’rûzât, (hzl. Yusuf Halaçoğlu) s. 124 ve 160.

[5]Garsak” şeklinde bahsedilen bu boy Türkmenistan’da, batı Yomut Türkmenlerinin Ötlitemir kolunun Uşak kabilesinin bir grubu olarak gösteriliyor. bkz Soltanşa Ataniyazov, Şecere (Türkmen’in Nesil Darağtı) s. 263. Aynı kitapta ayrıca şu bilgilere de yer verilmektedir. Yomut, Teke tayfalarının, Tacikistan’ın Çılıkgöl rayonunda yaşayan Salurların, Semerkant vilayetindeki Çandırların içinde Garsak, Çovdur ve Olam tayfalarında garsakçı denen tirelere rastlanır. Aslı bir kökten gelen bu tirelerin adı “Garsak denen hayvanı totem edinenler” ya da “Garsak avlayanlar” anlamında kullanılmıştır. Bkz Soltanşa Ataniyazov, age, s. 112. Ayrıca bkz Türkmen Sovyet Ansiklopedisi, C 2, s. 207. (Güney Azerbaycan’da “Garsag” kelimesi, alevde ütülenmiş yanmış, yanık anlamında kullanılır. bkz Recep Albayrak Hacaloğlu, Azeri Türkçe’si Dil Kılavuzu, s. 109.)

[6] Ali Sinan Bilgili, “Tarsus Türkmenleri (Varsaklar),” Anadolu’da ve Rumeli’de Yörükler ve Türkmenler Sempozyumu Bildirileri, s. 9.

[7] Bu konuda ciddi araştırmaları olan A. Sinan Bilgili’ye göre Varsak kelimesinin, bir şahıs adından gelebileceği fikri daha ağır basmaktadır. Bilgili, gerekçelerini özetle şöyle sıralar:

1. Varsak, “Barsak” kelimesinden gelmiş olabilir. Yapılan araştırmalara göre bu kelime, dokuzuncu ve on ikinci yüzyıllar arasında yazılmış olan birçok eserde şahıs, kavim ve mevki adları olarak Barsah, Barshân, Barsgân veya Barsğan şekillerinde kullanılmıştır. Burada Barsah ile Varsak kelimeleri arasında yakın bir bağlantı gözükmektedir. Çünkü Türkçede bazı kelimelerdeki ”b” harfi ”v”’ harfine dönüşebilmektedir. Türkçe’deki bu özellik dikkate alındığında Barsak kelimesinin Varsak şekline dönüşmüş olabileceğini söylemek mümkündür. (Günümüzde Türkiye Türkçesinde kullanılan bazı kelimelerdeki “k” harfi Azeri Türkçesinde “h” sesiyle söylenir. Örneğin Türkiye’de söylediğimiz “gelmek” yerine Azerbaycan’da “gelmeh”, “yukarı” yerine “yuharı”, “akşam” yerine “ahşam”, “yok” yerine “yoh” denir. Türkmenistan Türkçesinde de bazı kelimelerin başındaki “v” harfi “b” sesiyle söylenir. Örneğin “varmak” yerine “barmak”, “vermek” yerine “bermek”, “var” yerine “bar” denir.)

2. Varsak, Kıpçakların bir boyu kabul edilen “Karsak” isminden gelmiş olabilir. Çünkü Türkçede bir takım kelimelerdeki ”k” sesi zamanla ”v” ve ”f” sesine dönüşmüştür. Dolayısıyla Karsak, zamanla Farsak veya Varsak şekline dönüşmüş olabilir. Bu kelime, Divan-i Lûgat-it Türk’de, Uygurcada, Kuman/Kıpçakçada, Kazakçada, Çağataycada ve Türkmencede bir kürk hayvanının adı olarak kullanılmıştır. İslâm öncesi devirde Kuman/Kıpçak Türklerinden bazı gruplar Karsak’ı kendilerine uğur getiren bir ongun (totem) kabul etmişlerdir. Daha sonra bu boy, o hayvan adıyla anılır olmuştur. Bu ad, Türkiye’de de muhtelif yerlerde kullanılmaktadır. Örneğin Bursa Orhangazi’de, Kütahya merkezde ve Ankara Polatlı’da birer köy adı vardır. Ayrıca İri taşlarla kaplı, yer yer çukurları olan tarlalar için de bu isim kullanılır.

3. Bazı Osmanlı müelliflerinin Çukurova’da yaşamış ve faaliyette bulunmuş Varsak isimli bir tarihi şahsiyetten bahsetmişlerdir. Ayrıntılı bilgi için bkz Ali Sinan Bilgili, “Tarsus Türkmenleri (Varsaklar),” Anadolu’da ve Rumeli’de Yörükler ve Türkmenler Sempozyumu Bildirileri, s. 13-14.

[8] Hüseyin Özbay, 81 yaşında, okuryazar. Konakkuran Köyü, Payamgüneyi Mahallesi sakinlerinden, çiftçi.          (8 Ekim 2011 tarihinde vefat ett.)

[9] bkz Cezmi Yurtsever, Çukurova Türkmenleri, s. 182.

[10] Ali Sinan Bilgili, “Tarsus Türkmenleri (Varsaklar),” Anadolu’da ve Rumeli’de Yörükler ve Türkmenler Sempozyumu Bildirileri, s. 17.

[11] age, s. 19.

[12] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 5-6.

[13] Ali Sinan Bilgili, age, s. 12.

[14] Ahmet Gökbel, Anadolu Varsaklarında İnanç ve Adetler, s. 10-11.

[15] Ali Sinan Bilgili, age, s. 14-15. Ayrıca bkz. Ahmet Gökbel, age, s. 6.

[16] A. Ahat Andican, Osmanlılardan Günümüze Türkiye ve Orta Asya, s. 31-32.

[17] Cezmi Yurtsever, Sis, s. 5.

[18] Ahmet Gökbel, age, s. 50.

[19] Ali Sinan Bilgili, age, s. 18.

[20] Cezmi Yurtsever, Sis, s. 7-10. Ayrıca Bkz Ali Sinan Bilgili, age, s. 21.

[21] Ali Sinan Bilgili, age, s. 19.

[22] age, s. 21.

[23] Ahmet Gökbel, age, s. 11.

[24] Ahmet Gökbel, age, s. 14.

[25] Ali Sinan Bilgili, age, s. 18.

[26] age, s. 22.

[27] age, s. 18.

[28] bkz age, s. 13. 18 ve 24; Ali Sinan Bilgili, age, s. 23.

[29] Ahmet Gökbel, age, s. 52.

[30] age, s. 16. (Bu bağlamda bir Varsak köyü olan Konakkuran Köyü’nde; “Birinin emrinde çalışacağıma aç susuz bey gibi yaşarım.” sözü meşhurdur.)

[31] age, s. 27.

[32] Cengiz Orhunlu, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskânı, s. 115.

[33] Cezmi Yurtsever, Sis, s. 55.

[34] M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 236. (96. dipnot)

[35] Ali Sinan Bilgili, age, s. 31; bkz Ahmet Gökbel, age, s.27.

[36] Ahmet Gökbel, age, s. 29.

[37] age, s. 31.

[38] Cezmi Yurtsever, Sis, s. 21.

[39] age, s. 29-30.

[40] age, s. 15.

[41] Ahmet Cevdet Paşa, Ma’rûzât, (Hzl. Yusuf Halaçoğlu) s. 119.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top