search
top

Akademisyen ve Bilim Adamı

AKADEMİSYEN VE BİLİM ADAMI

Dil, kültür ve edebiyatımızda çok zengin bir kavramdır. “Ehli dil”, “dil yarası”, “dile düşmek”, “dili bağlı”,“tatlı dil”, “sivri dil”, “dilsiz”, “dil dökmek”,”dil sürçmesi”, “dil uzatmak”, “dili dolaşmak”, “dillere destan”, “dile gelmek” ve “insanın başına ne gelirse dilinden gelir” onlardan bazılarıdır. Ancak ben bunların hiç birinden bahsetmeyeceğim.
Geçenlerde hava çok güzeldi. İstanbul sanki bahardan saklanan bir gün yaşıyordu. Böylesi havlarda çoğu insanda pikniğe veya gezmeye gitme isteği uyanırken bende tam tersine bir tenha yere çekilip kitap satırları arasında dolaşma arzusu uyanır. O gün o arzu beni yine kitapla buluşturdu. Okumakta olduğum Oktay Sinanoğlu’nun “BYE-BYE” TÜRKÇE kitabını aldım Maltepe sahilindeki parka indim. Kendime tenha bir yer seçtim ve oturdum. Yanı başımdaki bankta da elli beş altmış yaşlarında iki beyefendi oturuyordu. Adamlar öyle hararetli bir konu konuşuyorlardı ki benim yanı başlarındaki banka oturduğumun farkına bile varmadılar. Kitabı açtım kaldığım yerden okumaya başladım, fakat oku okuyabilirsen. Beylerin tartışması bütün dikkatimi allak bullak etti. Sözleri çok net duyuluyor ve ilginç şeyler söylüyorlardı. Tartıştıkları konu dikkatimi çekti çünkü okuduğum kitabın konusuyla hemen hemen aynıydı. Türkiye’deki yabancı dil meselesi. İstemeden de olsa kulak misafiri oldum.
Saçları dökülmüş, hafif göbekli, orta boylarda, yuvarlak yüzlü, kirli sakallı, gözlüklü ve spor giyimli olan yanındakine ellerini ileriye doğru savurarak şöyle dedi.
– Üniversitelerdeki şu yabancı dil dayatmacılığına bir son verilmeli artık.
Yanında oturan ince zayıf, yanakları içine göçmüş, burnu hafif kavisli, yaşına göre saçları gür ve kırlaşmış, alın çizgileri belirgin, üzerinde balık sırtı desenli bir ceket olan ise ona şu şekilde karşılık verdi.
– Ali Bey, yabancı dil bilmeyen nasıl bilim adamı olur?
-İhsan Beyciğim, elbette bir yabancı dil bilmek, hatta birkaç dil bilmek iyi ve bir ayrıcalıktır. Ancak Anadolu’nun köylerinden çıkıp imkansızlıkları imkana çevirerek üniversiteye gelen sonra da kariyer yapmak isteyen çocukların karşısına bir yabancı dil dayatılması neyle izah edilir? Bu çocuklara yazık değil mi?
-Neden yazık olsun efendim, herkes nasıl öğreniyorsa onlar da öyle öğrensinler.
-İhsancığım, o dil öğrenenlerin nasıl öğrendiklerini biliyor musun?
-Biliyorum tabi. Ya yurt dışına gidiyorlar yahut kurslara giderek öğreniyorlar.
-Doğru söylüyorsun ama Anadolu’dan gelen çocukların bu imkanları var mıdır? Onu düşünüyor musun?
-Onu ben niçin düşüneyim. Kursa gidecek imkana sahip değilse, yurt dışına giderek bilgi görgü ve dil öğrenemeyecekse o da bilim adamı olmayıversin canım. Herkes bilim adamı olmak zorunda değil. Hem böyleleri bilim adamı olsa ne olur.?
Bunları söylerken adamın tavırlarından küçümseme de seziliyordu. Diğer kişi oturma şeklini değiştirdi adamın tam yüzüne döndü.
-Ben burada bilim adamından bahsetmiyorum, o ayrı bir konu. Hem bilim adamı olan bir değil birkaç yabancı dil bilmelidir. Sahasında otorite olan bu bilim insanlarına bir diyeceğim yoktur. Benim bahsettiğim akademisyenlik meselesidir. Biliyorsun akademi, Fransızca bir kelime olup bilgin, sanatçı, yazarlar kurulu ve yüksek okul demektir. Akademisyen de akademi üyesi anlamına gelir. Bugün Türkiye’de öyle akademisyenler vardır ki sahip olduğu payeyi almak için hazırladığı tezler dışında bir eseri yoktur. Ancak aldığı unvanlar var, ülkeye verdiği bir şey yok. Buna sen bilim adamı diyebilir misin? Bir yabancı dil bildiği için profesörlük derecesine kadar yükseliyorlar. Bunlar ancak akademisyendir. Bilim adamı olmak başka akademisyen olmak başka bir şeydir. Eğer dil engeli olmasa emin ol Türkiye’de vasat zekaya sahip olan herkes pekala akademisyen olabilir. Bilim adamı olmanın yolu akademisyenlikten geçer, fakat her akademisyen bilim adamı olamaz. Dolayısıyla akademisyen olmak isteyenlerin önü yabancı dil engeliyle kapatılmamalıdır.
-Sen akademisyenleri töhmet altında bırakıyorsun.
-Hayır ben bilim adamı olmakla akademisyen olmanın ayrı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Hem öyle çalışma alanları vardır ki, yabancı bir dil bilmeye hiç lüzum yoktur. Örneğin bir kişi Osmanlı arşiv belgeleri üzerinde çalışıyor. İşi o belgeleri okumak ve tasnif ederek günümüze kazandırmak ise bir yabancı dil bilmeden bu işi yapamaz mı? Veya bir kişi Türk kültürü üzerine çalışıyor. Bu kişi yabancı bir dil bilmeden kendi kültürünü araştırıp inceleyemez mi? Pes doğrusu.
Adam konuşurken arada bir ayağa kalkıyor. Jest ve mimiklerinden anlaşıldığına göre biraz da sinirleniyordu. Konuşmasına şöyle devam etti.
Bir sefer kardeşim bu ülkede dil başlı başına problemdir. İlköğretim ve ortaöğretimde dil öğrenilebiliyor mu? Hayır. Neden? Çünkü metot problemi vardır. Bir çocuk yıllarca yabancı dil okuyor, fakat sonuç sıfır. Bu milletin çocukları aptal değil, geri zekalı hiç değil. O zaman ilköğretim, lise ve üniversitede dil öğretildiği halde neden bu dil öğrenilemez. Fakat bu uzun yıllar içinde öğretilemeyen/öğrenilemeyen dil özel kurslarda ortalama bir yıl içinde halledilebilmektedir. Yapılan masrafa ve harcanan zamana yazık değil mi? Bu da ayrı bir konudur. Biz şimdi tekrar konumuza dönelim.
Başımızın belası bu dil meselesini farklı yollarla çözmek de mümkündür bence. Örneğin ileri derecede dil bilenlerden üniversitelerde tercüme birimleri oluşturulur ve bunların işi dış ülkelerde yeni çıkan eserleri takip etme ve inceleme olur. Bilimsel değeri olan eserleri Türkçe’ye kazandırırlar. Böylece bütün Türk toplumu o eserlerden faydalanma imkanı bulur. Belki de ileriki yıllarda bu dil meselesi kendiliğinden çözülecektir. Çeviri programlarının geliştirilmesiyle yabancı dildeki bir kitabı çok kısa bir süre içinde çevirme imkanı olacaktır.
Bana öyle geliyor ki varoşlardaki Türk çocuklarının merkeze doğru yaklaşmasını önlemek için zamanında bu yabancı dil bir engel olarak konmuştur, şimdi de kimse kaldırmaya cesaret edemiyor. Tabi o zamanlar mutlu azınlık çocukları için dil problemi yoktu. Çünkü her türlü imkana sahiptiler. O dil belki kendi ailesinde konuşuluyordu belki de yurt dışında akrabaları vardı. Dolayısıyla onlar için bu bir problem değildi. Gerçi şimdi de değildir.
-Öncelikle şunu belirteyim, bu son söylediklerine katılmıyorum. Diyelim ki dil şartı olmadığı için her isteyen yüksek lisans ve doktora yapmaya başladı. Bunlar nasıl ve nereye istihdam edilecek? Sen söylediklerin farkında mısın? Yahu her isteyene bu imkan tanınır mı? O zaman herkes üniversite mezunu gibi akademisyen olur.
İlk ve orta öğretimdeki dille ilgili görüşlerine katılıyorum. Bu okullardan yabancı dil dersini kaldırmak gerekir. Dil öğretmek için dil okulları açılabilir. Dil öğrenmek isteyen çocuklar haftanın belli günleri veya hafta sonları o okullara devam eder. O çocukların ders programı iki okula göre düzenlenir. Böylece bu ülke çocuklarının zamanı hiç öğrenmedikleri dil uğruna heba olup gitmemiş olur. Örneğin ilköğretim veya ortaöğretimi bitirdikten sonra çiftçilik yapacak olan bir gence yabancı dil lazım değil. Çok önemli bir konuya değindin. Burası ne Hindistan ne de Cezayir’dir. O tercüme fikrine gelince, bunlar hayalden öteye gitmeyecek şeylerdir.
-Öyle sandığın gibi herkes yüksek lisans ve doktora yapmaya kalkışmaz. Bu bir sabır ve istek işidir. Üstüne para da versen hevesi olmayan insanlar bunu yapmaz. Keşke istekli kişilerin sayısı fazla olsa bundan ne zararımız olur ki? Eğitimli insanların çoğalmasından, eğitim seviyesinin yükselmesinden ve okuyan yazan insanların artmasından kim zarar görmüş? Bu insanların sayısı çoğalmalı ki, kemiyet içinden keyfiyet çıksın. Böyle bir durumda yine biz kazanırız, ülkemiz kazanır. Bilgi ve kültür seviyemiz yükselir. Her yüksek lisans veya doktora yapanın ille de bir yüksek okulda veya bir üniversitede görev alması şart değildir. Bu ülkede doçent olup da liselerde öğretmenlik yapan kimseler de vardı. Bugün de doktor, doçent olup da farklı kurum ve kuruluşlarda çalışan birçok insan vardır.
İnce zayıf olan kişi bazen arkadaşının konuşmasını kesip cevap vermeye yelteniyor. Fakat diğer kişi buna müsaade etmiyor. “bir saniye söyleyeceklerim bitmedi dinle” diyerek konuşmasına devam ediyor.
Şuna kesinlikle inanıyorum ki yabancı dil öğrenmeden doktora yapan bir kişi, lisans ve yüksek lisans mezunu bir kişiden bilgi birikimi açısından fersah fersah ileride olur. Diğer bir boyut bugün dil yüzünden kariyer yapamayan, fakat kendi bir doktor, doçent ve profesör seviyesinde bilgi birikimine sahip birçok da eser vermiş insanımız vardır. Bunlar unvansız akademisyenlerdir. Bu insanlardan üniversitelerin yararlandığını sen de biliyorsun. Bunların çoğu bir yabancı dil de bilmiyordur. Demek ki yabancı bir dil bilmeden de akademik seviyede bilgi öğrenilebiliyor.
Dil yüzünden çalışmalarını yarıda bırakan, dil yüzünden okumaya-yazmaya küsen ve dil yüzünden üniversiteden atılan insan sayısı az değildir. Bu kayıplar kimin?
Baktım tartışma uzadıkça uzuyor. Orada kaldığım müddetçe kitap okuma imkanım da olmayacak. Onları tartışmalarıyla baş başa bıraktım ve ben kütüphanenin yolunu tutarak ayrıldım. Giderken düşündüm gerçekten bazı bölünmeden yabancı dil şartı kaldırılsa ne kaybımız olur ki belki de kazancımız olur. Bu ülkede kendi dilinden değil de yabancıların dilinden çekenler az değildir.
ekremözbay

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top