search
top

Yunanistan-Makedonya-Bulgaristan

YNANİSTAN
Kavala
(27 Temmuz 1018)
Kadıköy’den akşam 900 sularında araçla çıktığınızda İstanbul’un trafiği ve İpsala sınır kapısındaki işlemler sırasında beklemeye rağmen sabah saat 630 sularında Yunanistan’ın Anastasya adlı mola yerinde bir çay içebilirsiniz.
Kahvaltı ve ihtiyaç molasından yaklaşık bir saat sonra Kavala ’ya ulaşabilirsiniz. Saat 730 suları, Kavala’da güneş yüksek tepelerin üstüne doğmaya başlamıştır. Şehir sakinleri yeni uyanıyor, ışığa merhaba diyor, kafelerin önleri henüz boş, tek tük kafe önlerinde oturan insanlar görürüsünüz. Sabahın erken olmasından mıdır, insanların mutsuzluğu yüzlerine mi vurmuş bilinmez, oturanların yüzü sirke satıyordu.
Kavala, Osmanlı Döneminde Balkanlar’ın en önemli merkezlerinden biriymiş. 1387-1912 yılları arasında (525 yıl) Osmanlı hakimiyetinde kalan Kavala’da Osmanlı epeyce eser inşa etmiş. Sırtınızı denize dönüp sahilden baktığınızda Kanuni Sultan Süleyman döneminde şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa ettirdiği devasa su kemerinin karşınızda durduğunu görürsünüz. Zamanında kuzeydeki dağlardan, şehir merkezine su getiriyormuş. Kavala şehrinin doğu girişi, halen bu su kemerlerinin altından geçmektedir. Bu kemerler, İstanbul Unkapanı’sındaki su kemerlerini hatırlatıyor.
Eski şehir merkezinde Bizans kale kalıntısı üzerine Osmanlının inşa ettiği bir kale vardır. Kale şehre hâkim tepededir. 1700’lü yıllarda hapis ve sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde yönetici vasıflı Osmanlılar kalenin içinde, Yunanlı ve Yahudiler ise kale dışında yaşarlarmış. Sahilden bakıldığında kalenin burçları göç için yola dizilmiş arkası görünmeyen bir kervan gibidir. Kale içinde bulunan cami de kiliseye çevrilmemiş, minaresi yıkılmış, ancak kubbe üzerindeki hilal ben İslam mabediyim deyip durur.
Kalede Osmanlıdan kalma on sekiz kubbesi buluna bir de imaret varış. İçerisinde iki medrese, iki mescit bir de düşkünler evi varmış. Osmanlı zamanında Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından medrese ve aş evi olarak kullanılan bu yapının, mülkiyeti Mısır hükumetine ait olduğundan Kavala’lı bir iş adamı tarafından kiralanmış ve otel olarak işletiliyormuş.
Sahile inen yolun sağ kenarında Aziz Nikolas Kilisesi karşınıza çıkar. Burası aslında 1530 yılında Pargalı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan bir camiymiş. 1926 yılında minaresi yıkılarak yerine bir çan kulesi yapılmış ve kiliseye çevrilmiştir. Çan kulesi ve kubbe üzerine de büyükçe haçlar yerleştirilmiştir. Ayrıca caminin ön duvarına mozaiklerle işlenen resimler sırıtıp duruyor.
Günümüzde müze olarak kullanılan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evi de tarihi yapılar arasında yerini alır. Kavala’da doğmuş Osmanlı’nın Mısır Valisi olan bu şahsın bu şehirde çok sevilmesi ilginçtir. Muhtemelen bunun sebeplerinden biri şehre önemli yatırımlar yapmış olması, ikincisi ise Osmanlı’ya karşı başkaldırıp kendi hanedanlığını kurmak istemesidir. Zaten Yunanlılar Mehmet Ali Paşa’yı bir Osmanlı paşası olarak değil, Osmanlı’ya kafa tutan birisi olarak tanırlar. Burası da aynı İmaret’de olduğu gibi buranın da mülkiyeti Mısır hükumeti tarafından alınmıştır.
Yine sahilden kaleye doğru baktığınızda bir evin sağ alt köşesinde büyük bir tabela görürüsünüz. Tabelada bir Kıbrıs haritası vardır. Rum bölgesi beyaz, Türk bölgesi ise kırmızıya boyanmıştır. Altınsa şu yazmaktadır, “Remember CYPRUS” yani Kıbrıs’ı hatırla. Sahilde başı boş köpekler turistleri karşılamaktalar ve bir süre peşlerinde dolaştıktan sonra mekanlarına çekilip başka bir kafileyi beklemektedirler.
Kavala, yarımada üzerine kurulan bir sahil şehridir. 1923 yılında gerçekleşen nüfus mübadelesi sırasında Kapadokya’da yaşayan Rumlar buraya yerleştirilmiş. Bugün yaklaşık altmış bin nüfusuyla Batı Trakya’nın önemli merkezlerinden biri durumundadır. Kavala anlatılırken kurabiyesinden bahsetmeden geçmek olmaz. Bu kurabiyenin anlatılana göre hikayesi şöyledir. “Karnavali” günümüzde Kapadokya Güzelyurt olarak isimlendirilen yerin, eski adıdır. Burada, mübadeleden önce yani 1924 yılı öncesinde çok sayıda Rum varmış ve bunlar mübadelede buraya göç edince, burada oranın ismine atfen “Neokarnavali” denen yeri kurarlar. Kavala kurabiyesi, Kapadokya Güzelyurt bölgesinde eskiden yaşayan Rumlar tarafından yapılan bir tür kurabiyedir ve bu kurabiyeyi yapanlar buraya gelince, kurabiyenin ismi “Kavala kurabiyesi” olmuştur.
Kavala’dan Selanik’e gitmek için sahilden rampa ve virajlı bir yola tırmanırsınız. Tepeye çıkmadan yol kenarında bazı benzin istasyonlarının apartmanların altında olduğunu görürsünüz ve Avrupa birliğine üyesi olan bir ülkede bu nasıl olur diye düşünmeden edemiyorsunuz. Yine yol kenarında denize nazır tek araçlık park yerlerini görürsünüz, ehli keyif insanların her yerde varlığına şahadet edersiniz. Tepeye çıktıktan sonra artık yeşillikler arasından yolun yamaçlarında kalan köylerden geçerek ilerlersiniz. Köylerde mimarisiyle dikkat çeken şapeller görürsünüz. Yol boyunca mısır tarlaları, zeytin bahçeleri ve koyun çiftlikleri uzun süre size eşlik eder. Yaklaşık bir saat kırk beş dakika sonra Selanik’e ulaşırsınız.

Selanik

Selanik, Yunanistan’ın Atina’dan sonra ikinci büyük şehridir. Burası da bir sahil kentidir. Kavala’ya göre daha düzenli ve bakımlı olduğu dikkat çekiyor. Selanik de Kavala gibi 1387 yılında Osmanlı egemenliğine girmiş ve 1912 Balkan savaşına kadar (525 yıl) Osmanlıda kalmıştır. Buralar İstanbul’dan yaklaşık yarım asır önce fethedilmiştir. 1912 yılından sonra yönetim Yunanlılara geçmiştir. 1917 yılında çıkan bir yangında şehrin önemli bir kısmı yanmıştır. 1918 yılından 1950 yılına kadar şehir tekrar planlanıp düzenlenmiştir. Şehre Roma, Osmanlı ve Yahudi eserleri damgasını vurmuş denilebilir. Selanik’te gezilecek yerlerin birbirine yürüme mesabesinde olması ziyaretçiler için bir avantajdır.
Şehir, denize paralel caddeler ve denize dik sokaklarla planlanmış, oldukça hareketli ve kalabalıktır. Aristoteles Meydanı adı verilen geniş meydan, Fransız mimar Ernest Hebrard tarafından planlanmıştır. Şehrin merkezinde yer alan Aristoteles Meydanı, oldukça geniş bir görünüme sahiptir. Meydanda Aristo’nun büyük bir heykeli vardır. Mitingler, sergiler, festivaller, etkinlikler ve kutlamalar bu meydanda yapılıyormuş. Bir kadeh haznesini andıran meydanın batı tarafı denize kadar uzanır. Kadeh sapını andıran doğu tarafı ise şehrin sonuna doğru uzanır ve bir parkla son bulur. Kuzey ve güney tarafları tek parça halinde devasa binalarla kaplıdır. Meydana üstten bakıldığında bir kadehi hatırlatır. Binaların meydanın iç kısmına bakan taraflarında kafe ve restoranlar var. Hepsi de dolu ve insanlar ya bir şeyler yiyorlar ya içiyorlar ya da sohbet ediyorlar. Selanik’in sahil caddesi İzmir kordon boyunu hatırlatırken, Tsimiski caddesi de İstanbul’da Bağdat caddesini hatırlatır. Dağdağan, çınar, akasya ve gürgen ağaçları cadde boyu şehre renk katıyor.
Selanik’te Hamidiye Mahallesinde Osmanlı müşirlerinden (mareşal) Mehmet Hayri Paşa tarafından 1902 yılında ünlü İtalyan Mimar Vitaliano Poselli’ye bir cami yaptırılmıştır. Semt, zengin dönmeler’in yaşadığı Hamidiye Mahallesi’nde olduğu için Hamidiye camii olarak adlandırılmıştır. Fakat, Yeni Cami, Hürriyet Camii, dönmeler camisi bir başka adıyla da Hamidiye Cami olarak bilinir. 1925-1963 yılları arasında Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmıştır. Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilmiş, 1986 yılından bu yana sergi ve diğer kültürel etkinlikler için kullanılıyormuş. Ayrıca Hortacı Süleyman Efendi Camii de müzeye çevrilen camiler kervanına katılmıştır.
2005 yılında Selanik ve çevresindeki Müslümanları bir araya getirmek ve toplumsal sorunlarını çözmek, kültürel ve eğitim alanında söyleşiler düzenleyerek dernek üyelerinin eğitim seviyelerini yükseltmek, kurum ve topluluğumuzun haklarını savunmak, Müslümanlığın örf ve adetlerini öğretmek ve korumak, yoksul üyelere maddi ve manevi destek olmak amacıyla 300 üyeli Makedonya-Trakya Müslümanları Eğitim ve Kültür Derneği kurulmuş, başkanı Ferit İsmailoğlu’dur. Sonra 100 m2 lik bir mekân kiralayarak burayı restore ettirmişler ve namaz, mevlit gibi dini faaliyetler için uygun hale getirmişlerdir. Selanik’te dini vazifelerin yerine getirilebilmesi için bir de imam atanmasını sağlamışlar. Böylece artık Selanik’te Cuma namazı da kılınabiliyormuş. Bu dernek sayesinde cenazelerini Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç, Dimetoka ve Kumçiftliği gibi şehirlere kendi araçlarıyla götürebiliyorlarmış. Dernek üyeleri ve soydaşların yararlanabilmesi için bir de kan bankası oluşturulmuş, ayrıca Ramazan ayında iftar yemeği de verebiliyorlarmış.
Atatürk’ün doğduğu ev de Selanik’tedir. Atatürk’ün doğduğu dönemde Koca Kasım Paşa Mahallesi/Islahhane Caddesi olarak geçen adres, sonra “Apostolou Pavlou” Caddesi olarak değiştirilmiştir. 1870 yılında Rodoslu müderris hacı Mehmet vakfınca yaptırılan ev, önce İbrahim Zühtü Efendi’nin daha sonra Selanikli Abdullah Ağa ve eşi Ümmü Gülsüm’ün mülkiyetine geçer. Ali Rıza Efendi evi, Atatürk’ün doğumundan birkaç yıl önce kiralamıştır.
Atatürk evin ikinci katında güney tarafta bulunan odada dünyaya gelmiştir. Atatürk’ün ailesi 1888’e kadar bu evde oturur. Babası vefat edince Zübeyde Hanım oturdukları evin bitişiğindeki daha küçük bir eve taşınır. II. Meşrutiyetten sonra Selanik’e görevlendirilen Mustafa Kemal bu dönemde annesi ve kız kardeşiyle beraber burada kalır. 1912 yılında Selanik Yunanlıların yönetimine geçince İstanbul’a gitmek zorunda kalırlar. 1940 yılında başlatılan evin yenilenmesi 1950 yılında tamamlanır ve 1953 yılında da ziyarete açılır.
Ev TC Başkonsolosluğu ile yan yanadır. Evin asıl girişi önce Apostolou caddesindenmiş, bugün o giriş kullanılmamaktadır. 2012 yılına kadar eve giriş başkonsolosluğun bahçesinden geçilerek sağlanıyormuş. 2012 yılında tekrar modern bir müzecilik anlayışıyla yeniden tefriş edilmiş ve restorasyondan sonra arka bahçe kapısından giriş çıkışlar yapılmaya başlanmıştır. Bugün bu ev, Türkiye’nin mülkü olan başkonsolosluk alanı içinde bulunmaktadır.
Mustafa Kemal’in doğduğu evin bahçesinde büyük bir nar ağacı vardır. Rivayete göre Ali Rıza Efendi o nar ağacını Mustafa Kemal’in doğduğu gün dikmiştir. Mitolojide nar; bereketi, doğumu ve çoğalmayı sembolize eder. Pek çok meyvede çekirdek, meyvenin ortasında sınırlı sayıdayken nar, pek çok çekirdekten oluşmaktadır. Bu bağlamda nar, bereketin ve bir neslin devamlılığının sembolü olmuştur. Yine Türk mitolojisinde, kızıl renkli elma veya nar ile simgelenen “Kızıl Elma” ülküsü, Oğuz Türklerinin kutsal Türk cihan hâkimiyeti mefkûresini ifade eder. Yuvarlaklığı ve rengiyle birbirine benzemekte olan her iki meyve, güneş gibi düşünülerek sembolleştirilmiş ve güneşin doğup aydınlattığı bütün dünya, Türk’ün yurdu olarak hayal edilmiştir.
Selanik’in simgesi durumunda sahilde bir de kule vardır. Bu kulenin zamanında Bizans ve Venedikliler tarafından savunma amaçlı bir kale olarak inşa edildiği rivayet edilir. Birçok kez yıkılan ve yeniden inşa edilen kale son olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan tarafından yeniden inşa edilmiştir. 30 metre yüksekliğinde ve 70 metre çapındaki altı katlı kule, Osmanlı döneminde hapishane olarak kullanılmıştır. Selanik Yunan hakimiyetine geçtikten sonra kule beyaza boyanmış ve beyaz kule olarak adlandırılmıştır. Daha sonra kule, Selanik tarihinin sergilendiği bir müze haline getirilmiştir. Kulenin etrafı insanların oturacağı şekilde düzenlenmiş ve genelde buluşma noktası olarak seçilmektedir.
Selanik’te insanlar arasında renkleriyle dikkat çeken ve seyyar satış yapan zencilere rastlamak da mümkündür. Örneğin Aristoteles meydanında sırtında çocuğuyla yelpaze ve bileklik satan zenci kadın, beyazlar ortasında siyah bir nokta gibiydi. Yine Beyaz Kule dibinde gelip geçenlerin önünü kesip, oturanlara “Jamaika, Jamaika” diyerek dil döküp şaklabanlık yapan, bu arada bileklik satmaya çalışan zenci gencin rahat tavırları dikkat çekiciydi. Aristoteles meydanı etrafındaki bazı kafelerde gençlerin bazılarında ise yaşlıların oturmuş olmaları sanırım tesadüf değildi. Selanik’te insanların aşırı derecede kahve (frape) tükettikleri söylenebilir. Hemen herkesin elinde büyük bardaklarda kahve içtikleri gözden kaçmıyordu. Selanikte sadece iki dilenciye rastladım. Biri beyaz kulenin ön tarafında diğeri ise arka tarafındaydı. Ancak sarı özel bir kıyafete bürünmüşler, muhtemelen bir kütük üzerinde sabit duruyorlar, çünkü boyları ortalama insanlardan uzunlardı. Kadın mı erkek mi oldukları da belli değildi. Sadece gelip geçene önlerindeki sergiye para atmalarını işaret ediyorlardı. Yani dilenciler moderndi.
Gündelik hayat her yerde aynıdır. Aristoteles meydanının arka tarafında çalışan iş makinası, yere kaldırım taşı döşeyen işçiler, kulenin yanından geçen yolda aracı bozulan şoförün aracını tamir etmeye çalışması, gündelik hayatın görüntüleriydi.
Egnatia caddesini takip ederek Makedonya’ya doğru Selanik’i terk ediyoruz. Bu cadde üzerinde epeyce tarihi eserler vardır. Araçtan görebildiği kadar birçoğu restorasyon yapılıyor. Ayrıca birçok çeşitli mağazanın bulunduğu bu caddede üzerinde Selanik Tren istasyonu da bulunmaktadır.

MAKEDONYA
Üsküp
28 Temmuz 2018
Selanik’ten araçla çıkarsanız normal şartlarda 2.45 dk veya üç saatte Üsküp’e ulaşırsınız. Selanik’in içinde biraz trafik görürsünüz, fakat Selanik’i çıktıktan sonra yollar oldukça tenhadır. Makedonya sınır kapısında kontroller fazla sürmeden sınırı geçersiniz. Ancak peş peşe jiplerle devriye gezen polisler dikkat çekecek kadar çoktur. Her sınır kapısında fotoğraf çekmek başınızı belaya sokmak için yeterli bir sebeptir. Makedonya sınırını geçtikten sonra tepelerin üzerine kurulan rüzgâr türbinleri, hizasını geçene kadar kendini seyrettirir. Artık köylerde cami minareleri görmeye başlarsınız. Vardar Nehri, Vardar Ovasının can damarı gibidir. Bu Nehri kimi zaman sağınıza kimi zaman solunuza alarak, Vardar Ovasını geride bırakırsınız. Eğer biliyorsanız “Vardar Ovası” Türküsü mutlaka aklınıza gelir. ve belki de “Vardar ovası, vardar ovası, Kazanamadım sıla parası” nakaratını mırıldanırsınız.
Üsküp Makedonya’nın başkentidir. Makedonya Cumhuriyeti, bizim Konya büyüklüğünde bir Balkan ülkesidir. Kuzeyde Sırbistan ve Kosova, batıda Arnavutluk, güneyde Yunanistan, doğuda Bulgaristan ile komşudur. Makedonya tarihte Roma, Bizans ve Osmanlı gibi birçok devletin sınırları içinde kalmıştır. Osmanlı egemenliğinde 600 yıla yakın kalan bölge, 1912-13 Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı hâkimiyetinden çıkar ve Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan arasında paylaşılır. Daha sonra Yugoslavya sınırları içinde kalan Makedonya topraklarında, Makedonya Cumhuriyeti kurulur. Makedonya Cumhuriyeti, Yugoslavya’nın parçalanması üzerine kurulan yeni Yugoslavya´dan 1991´de yapılan referandumla ayrılır ve bağımsız bir devlet haline gelir.
Makedonya Cumhuriyeti 2002 yılı nüfus sayımlarına göre toplam 2.022.547 nüfusa sahiptir. Nüfusun 1.297.981’i Makedon, 509.083’ü Arnavut, 77.954’ü Türk, 53.879’u Roman, 35.939’u Sırp, 17.018’i Boşnak, 9.695’i Ulah ve 20.993’ü de diğer (Bulgar, Hırvat, Çek, Alman, Yunan, Macar, Karadağlı, Sloven v.s) etnik gruplara mensuptur. Makedonya’da üçüncü büyük etnik grup olan Türkler, ülkenin neredeyse her bölgelerinde yaşamaktadır. Ancak Türk nüfus oranın 1953 yılından itibaren düştüğü görülmektedir. Türker’de de doğum oranının yüksek olmasına rağmen, nüfus oranındaki bu düşme 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’ye devam eden göçe bağlanmaktadır.
Makedonya’da Türk varlığı çok eskilere dayanır. Daha 4. yüzyılda Hun Türklerinin Balkanlarda boy gösterdikleri bilinmektedir. M.S. 378 yılında Hun Türkleri Makedonya’dan geçerek Bizanslılarla Edirne yakınlarında yaptıkları savaştan galip ayrılmışlardır. Bu cihetten Makedonya’da Türk varlığının 1618 yıllık bir geçmişi vardır. Bu uzun süreyi; Osmanlı öncesi Türk Varlığı ve Kültürü (378-1371), Osmanlı Dönemi Türk Varlığı ve Kültürü (1371-1912) ve Osmanlı Sonrası Türk Varlığı ve Kültürü (1912 sonrası) olarak üç dönemde incelemek mümkündür. Hun Türklerinden sonra Makedonya’da Türk varlığı Avar, Bulgar, Oğuz, Kuman, Peçenek ve Selçuklu Türkleri ile devam etmiştir. Bunların tamamına yakın bir bölümü zaman içerisinde Hıristiyanlaşıp Slavlaşarak Türklüklerini kaybetmişlerdir. Çok az araştırılmış olan (yaklaşık bin yıl) bu dönemden geriye sadece Vardar, Kuman Ova ve Şar (dağı) gibi bazı yer adları ile Ğostivar’dan Selanik’e doru uzanan Vardar Vadisi’nde bazı kule, hisar ve mezarlık gibi yerler kalmıştır. Müslüman Anadolu Türklerinin Makedonya’ya gelişleri 13. asırda Sarı Saltuk gibi Türk dervişleri ile başlamıştır. Söz konusu dervişler askerî fütuhattan evvel yerli halkın ve bilhassa 9. asırda bölgeye gelip yerleşen Peçenek ve Kuman Türklerinin gönüllerini kazanarak asıl fetih hareketinin zeminini oluşturmuşlardır. Makedonya’nın Osmanlı hakimiyetine katılması 1371 Meriç zaferiyle başlamıştır. Fetihle birlikte Anadolu’nun Aydın, Konya, Karaman ve Maraş gibi yerlerinden bu bölgeye iskân edilen insanlarla Makedonya kısa sürede bir Türk yurdu hâline gelmiştir. 541 yıllık aralıksız bir hakimiyetten sonra mezkûr coğrafya 1912-1913 Balkan Savaşları sonrası Ege Makendonyası Yunanistan’a, Pirin Makedonyası Bulgaristan’a ve Cardan Makedonyası da Sırbistan’a verilmek suretiyle Osmanlı hakimiyetinden çıkmıştır. Bugün Yunanistan Makedonya Cumhuriyetinden rahatsız, çünkü Yunanistan’ın önemli şehirlerinden biri olan Selanik Güney Makedonya torakları içinde yer almaktadır.
Bugün Üsküp özellikle Türk mahallesi, buram buram Anadolu kokan bir şehirdir. Makedonya’nın en büyük şehridir. Şehrin ortasına Makedonya meydanı adıyla bir alan oluşturmuşlar ve her tarafı heykellerle süslemişlerdir. Heykeller arasında büyük İskender’in babası Kör Filip, at üzerinde Büyük İskender, daha birçok komutan ve din adamının devasa heykelleri dikilmiştir. Sanki bu heykellerle Makedon halkında bir bilinç oluşturulmaya çalışılmaktadır. Görsellerle de şuur altına yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Meydan adeta Üsküp’ün Türk-İslam kimliğine meydan okurcasına Makedon tarihinin bir gösteri alanına dönüştürülmüş. Ayrıca hayvanlardan Arslan ve atların heykelleri de dikkat çekicidir. Fıskiyeler de meydana ayrı bir renk katmaktadır.
Vardar Nehri üzerine yapılan Taş Köprü zamana meydan okuyor. Şehrin iki yakasını birbirine bağlıyor. Bağlıyor ama köprünün sağı ile solu veya şöyle ifade edeyim, nehrin ikiye ayırdığı Türk bölgesi ile Makedon bölgesi arasında inanılmaz fark vardır. Makedon bölgesinin yüksek binalarını, çevre bakımını, heykelleri, kiliseleri, parkları Türk bölgesinde göremezsiniz. Diğer taraftan Türk bölgesindeki ağaçları, alçak ve avlulu evleri, dar sokakları ve camileri de Makedon bölgesinde göremezsiniz. Bu farklılığı Taş Köprü ne kadar bağlayabilirse, iki yaka biri birine bağlanır. Bir ikindi vakti köprü üzerinden geçerken Vardar çamur gibi akıyordu. Vardar, kim bilir nice Krallara, Padişahlara, zalimlere ve mazlumlara şahitlik etmiştir.
Rehberiniz muhtemelen sizi Mustafa Paşa camiine, Türk Çarşısı ve Sultan Murat camiine yönlendirecektir. Mustafa Paşa cami, 1492 yılında Yavuz Sultan Selim’in ve II. Bayezid’in vezir-i azamı Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mustafa Paşa, caminin avlusundaki türbeye defnedilmiş, türbenin önünde de kızı Ümmi Hatun’un da mezarı vardır. Bahçesindeki çınar, ıhlamur ve erik ağaçları camiye ayrı bir güzellik katıyor. Caminin şadırvanı adeta camiyi tamamlayan bir parça gibidir. Caminin kıble tarafındaki eriğin meyveleri artık olgunlaşmış ve sapı taşıyamayanlar çimlerin üzerine serilmişler, nasiplisini bekliyor. Cami, 2006-2011 yılları arasında Tika (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) tarafından restorasyon çalışmaları yapılmıştır.
Her yerde nabza göre şerbet verenler vardır. Gözleri yeşil, sarışın, buğday benizli, orta boylarda bir genç gruba yaklaştı, başı kapalı bayan ve sakallı beyler görünce, yakın markaja alıp selam veriyor. Elindeki yelpazeyi satmaya çalışıyor. Başı açık bay ve bayan görünce yanaşıyor ve onlara da “merhaba” diyor, yine aynı şekilde yelpazeyi satmaya çalışıyor. Biraz Türkçe de konuşabiliyor, Türk parası çıkarıp “beş lira, beş lira” diyor ve kocaman bir tebessümle “Ben Türkleri çok seviyorum” diyor. Belki de gerçekten samimidir bilinmez.
Oradan Türk çarşısına indiğinizde dar sokakları, kaldırımları, sağlı sollu dizilen iki katlı dükkanları, çeşme ve camileriyle Konya’da Mevlâna Türbesi’nin akasındaki çarşıları hatırlarsınız. Hatta yere döşenen taşların bile benzer olduğunu görürsünüz. Türk Çarşısı, zamanında Balkanların en büyük çarşısıymış. Eski Çarşı diye de anılan bu yer, Taş Köprü, Mustafa Paşa Camii ile Üsküp Kalesi arasındaki geniş bir alana kurulmuştur.
Çarşıda yok yok. Giyimden gıdaya, deri işlemeleri, hediyelik eşyalar, bakırcılar, yorgancılar, eski sanatlardan telkâriler (altın işleyenler), saraçlar (koşum ve eyer takımı satan), çarıkçılar, kuyumculara, çantacılara, kitapçılara, lokantalara, terlikçilere ev sahipliği yapıyor. Üsküp Türk Çarşısı, 17. yüzyılda Balkanlar’da dönemin en büyük ve önemli çarşılarından biriymiş. Bosna, Karadağ, Sırbistan ve Kosova halkının alışverişleri bu çarşıdan yaparlarmış. Çarşı, Vardar Nehri’nin doğu yakasında yer alıyor ve bugün de Üsküp’ün en gözde merkezlerinden biri olarak ülkenin en otantik yerleri arasındadır.
Sanki Osmanlı eserleri bu çarşıda kümelenmiştir. Burada, Kurşunlu, Kapan ve Sulu Han ile Çifte Hamam’ın yanı sıra Murad Paşa, Mustafa Paşa, İsa Bey, Yahya Paşa, Dükkancık (Muslihuddin Abdülganî veya Müezzin Hoca Camii) İshak Bey ve Alaca camileri bulunuyor ve bu camiler ibadete açık. Eskiden bu çarşıda 12 tane cami, 2150 dükkân varmış. Çarşının hemen her köşesinde Türkçe bilen birilerine rastlayabilirsiniz. Şehri kuşbakışı izlemek için kaleye çıkmak gerekiyormuş, fakat ona maalesef vaktimiz kalmadı.
Artık otele gidip dinlenme zamanı, ertesi gün yorucu bir gün olacak, çünkü planda Matka, Tetova ve Ohri var. Ancak Yahya Kemalin doğduğu memlekette büyüdüğü evi, oynadığı sokağı görmeden gitmek vefasızlık olurdu. Rehbere, Yahya Kemal Beyatlı’nın doğduğu evi sordum. Önce bilmiyorum dedi, sonra bir araştırayım dedi ve çok geçmeden geldi ve “o ev yıkılmış orası şimdi bir çöplükmüş” dedi. Bu arada ben de internetten araştırıyordum. Leyla Şerif Eminin Hanım’ın “Üsküp’te İki Çocuk” başlıklı yazısına rastladım. Okudum ve Yahya Kemali anlatıyordu. Ertesi günü Üsküplü yazar Leyla Hanım’a ulaştım ve işin aslını ona sordum. O şunları anlattı: “İshak Paşa Camisinin karşısında bir yerde bulunan Adile Hanım Konağında dünyaya gelmiş, 12 yaşından 17 yaşına kadar Emin Bey’in evinde kalmışlar.” Anlattığına göre bu ev hala ayaktaymış ve burayı bir kültür evine dönüştürmeye çalışıyorlarmış, fakat belediyeden izin alamamışlar. Arnavut birine verildiğini, o da yıkıp yerine yeni bina yapmak istediğini, ancak buna engel olduklarını anlattı. Şairin doğduğu ev, 1963 yılındaki depremde çok hasar görmüş ve tamamen yıkılmıştır. Şu anda onun üzeri bit pazarı ve belediye çöp toplama yeri olarak kullanıyormuş. Leyla Hanım, gönlü buruk bir şekilde “burayla ilgili çok uğraştık ama nafile, azınlık olmanın verdiği durumlar bunlar” diyordu. “Bir zamanlar buraları bizler idare etmişiz şimdi ise küçük bir işte engel çıkarıyorlar,” diyor ve devam ediyor, “biz amacımızdan vazgeçmedik, bir vefa olarak o eve benzer bir Türk Kültür Evi inşa etmek istiyoruz. Tabi bizim devlet buna zerre kadar yardımcı olmaz. En azından arsa iznini alırsak Türkiye’den bazı kurumlar belki destek olurlar”, diyerek arzularını dile getirdi.

Matka

Matka Kanyonu, Üsküp’ten yaklaşık 45 dk’ lık bir mesafede ve Üsküp’ün yaklaşık 15 km güneybatısındadır. Bir baraj gölünün etrafı yapay olarak düzenlenmiş ve turizme kazandırılmıştır. Belli bir noktaya kadar araçla gidilebiliyor. Ondan sonra ağaçların altından yürüyerek kafelerin ve kilisenin bulunduğu yere varıyorsunuz. Yol orada bitmiyor, derin bir vadiye inşa edilen barajın kenarından sarp kayaların yüzünden dar geçitlerden geçerek uzayıp gidiyor. Yani yolun bir tarafı sarp kayalık diğer tarafı göle aşağı uçurumdur. Anlatıldığına göre Matka Kanyonunun sonunda 10 kadar mağara varmış. Onlardan biri dünyanın en derin yeraltı su mağarası olduğu söylenen Vrelo Mağarası’dır. Mağaralarda birçok sarkıtlar oluşmuş. Ancak yolun sonuna kadar pek giden olmuyor. Çünkü yol ilerledikçe daralıyor ve insanı tedirgin ediyor. Yolun korkulukları olmasına rağmen yine de yaşlı ve çocuklar için tehlikeli bir yoldur. Küçük bir tökezleme kendini barajla buluşturabilir.
Kanyonda tekneler kiralanarak baraj gezisi yapmak mümkündür. Barajın kıyısında suya doğru uzanan bir burun üzerine ahşaptan küçük bir kulübe konmuş, kulübenden merdivenle sudaki tekneye kadar iniliyor ve oradan tekneyle baraja açılıyorlar. Heyecan ve korku yaşamak isteyenler için bulunmaz bir fırsattır.
Kafelerin olduğu yerde oturup göle nazır bir kahve içebilirsiniz. Özellikle kafenin yola bakan cephesini süsleyen rengarenk çiçekler gönlünüzü okşar. Erken bir saatte gitmek sıcağa kalmadan ve yollar kalabalıklaşmadan gezme fırsatı sunar. Erken de olsa yol kenarlarında açtığı küçük tezgahlarda mısır, şeftali, domates, üzüm gibi meyve satanlar çoktan yerini almıştır.
Aziz Nikola Manastırı da ilgi çeken mekanlardan biridir. Bu haliyle oraya o binanın malzemeleri nasıl taşınmış, o bina nasıl inşa edilmiş? diye insanın aklına birçok soru geliyor. Ancak göl yapılmadan önce insanların uğramayacağı, gözden ırak kuytu bir yerde bulunan bu manastıra ulaşan bir yol vardı sanırım. Baraj suyunun yükselmesiyle o yol sular altında kalmış olabilir.
Yine Matka Kanyonu, doğa sporları açısından Makedonya’da en çok tercih edilen yerlerden biriymiş. Nehirde kano (kürekle yol alan dar ve uzun tekne) sporu yapanları görebilirsiniz. Hatta bu sporları seyretmek için kırkar kişilik nehir kenarına oturaklar yerleştirilmiştir. Yine nehir kıyısında yürüyüş parkurları düzenlenmiştir.
Anlatıldığına göre, birçoğu o bölgeye has pek çok bitki, hayvan ve böcek türü varmış. Örneğin kanyon 77 kelebek türüne ev sahipliği yapıyormuş. Serince bir vakitte gittiğimiz için biz kelebek göremedik. Kanyonda yaşayan akbaba ve kel kartallar da yasalarla koruma altına alınmış olan hayvanlardanmış.

Kalkan Delen (Tetova)

Makedonya’nın üçüncü büyük şehri Tetova’dayız. Türkler buraya Kalkan Delen demişlerdir. Rivayete göre yerli halk şehre gelen Osmanlı’ya “Kalkan Gelen” demişler, bu söyleyiş sonra “Kalkan Delen” şekline dönüşmüştür. Diğer bir rivayete göre, burada bir kalkanı delecek kadar kaliteli oklar üretiliyormuş, bundan dolayı buraya “Kalkan Delen” denmiştir. Başak bir rivayete göre ise Osmanlı burayı alırken zorlanmışlar ve zorlayan şehir, anlamında “Kalkan Delen” demişlerdir. Burası Şar Dağları eteklerinde bir şehirdir. Birçok yerde Arnavut bayraklarının asılı olması şehir ahalisiyle ilgili ip uçları vermektedir.
Kalkan Delen oldukça yeşil bir kenttir. Şehir merkezindeki büyük ağaçlar ve geniş parklar şehre ayrı bir güzellik katıyor. Doksan bir civarındaki nüfusun çoğunluğu Arnavut kökenli insanlardan oluşmaktadır. Bu şehirde görülmesi gereken en önemli mekanlardan biri Alaca Camiidir. Geniş bir bahçe içinde yer alan cami, adeta bir dantel gibi işlenmiştir. Camii, Mensûre ve Hurşîde adında iki kız kardeşin yaptırdığı rivayet edilir. Cami 1830’larda bir yangında zarar görüyor, aslına uygun olarak Abdurrahman Paşa tekrar yaptırıyor. Cami bahçesindeki türbeyi de Abdurrahman Paşa hanımların mezarları üzerine bu sırada yaptırıyor. Caminin giriş kapısının üzerinde beş satırlık bir kitabe vardır. Caminin giriş kısmında altı tane sütun vardır.
Caminin bahçesi bakımlı ve çok temiz. Avluda dikdörtgen bir sütun şeklinde ve dört cephesine birer çeşme yerleştirilmiş olan bir şadırvan vardır ve abdest alanların kurulanması için şadırvanda asılı havlular vardır. Ayrıca çeşme suyu içildiğinde şadırvana zincirlenmiş bir de metal bardak asılıdır. Camiye geçiş yolunun kenarı kırmızı ve pembe güller, yine kırmızı ve sarı kasımpatı çiçekleri ekilmiştir.
1495 yılında yapılan bu camii ilginç kılan özelliği iç dış süslemesi ve bir de ev mimarisi şeklinde inşa edilmiş olmasıdır. Süslemede kullanılan boyalar elde edilirken üç yüz bin yumurta akı kullanıldığı söylendi. Dış cephe iskambil kâğıdı gibi dikdörtgenlere bölünmüş ve ebruya benzer desenlerle süslenmiştir. Süslenmeden atlanan küçük bir parça yer göremezsiniz. Caminin dış kısmı iç kısmı yanında çok sade kalıyor. İç kısımda çiçek motifleri, kuranda geçen peygamber isimleri, sahabe isimleri, çok daha ilginci tavanla duvarın kesiştiği alanlar boydan boya manzara ve bina resmiyle süslenmiştir. Resimlerde neler yok ki, deniz kenarında kaleler, şatolar, kayıklar, yelkenliler, ağaçların içinde binalar ve dağlar ustaca sıralanmıştır. Kubbe altındaki yarım küre içinde ise çiçekler, binalar ve minareli bir camiden oluşan on iki tane de orda resim vardır. Mihrabın tepe noktasında Allah, onun altında Muhammed, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali olmak üzere Hz. Peygamber ve dört halifenin isimleri sıralanmıştır. Onun altında ise Peygamberimizin torunlarından Hasan ve Hüseyin isimleri yer almaktadır. Sonra Âdem, İdris, Nuh, İbrahim, Yakup, Salih, İsmail, İshak, Hud, Şuayb, Yunus, Eyüp, Yahya, Zekeriya, Süleyman, Harun, Musa, Davut, İsa ve Muhammed isimleri sıralanmıştır. Daha aşağı satırlarda Talha, Said, Zübeyir, Abdurrahman, Ebu Ubeyde gibi bazı sahabe isimler yazılmıştır. Bazı köşelerde de Yusuf, Aziz, Zülkarneyn, Lokman gibi isimler yer aldığı görülmektedir. Girişteki tavanda ortası çiçek motifleriyle süslenmiş ve her köşeye bir papatya yerleştirilmiş büyük bir Davut yıldızı vardır.
Üzerinde “cami okulu” yazan caminin giriş tarafında park ile yol arasında kalan iki katlı bir bina vardır. Kapalı olduğundan hangi amaç için kullanıldığını öğrenemedik. Caminin yanında büyük ağaçlarla kaplı geniş bir park vardır. Parkın hemen yanından Pena Nehri akmaktadır. Pena Nehrinin kıyısında yine bir Türk eseri seçilip duruyor. Biz Tika tarafından restore edilen bu binaya doğru yöneldiğimizde orta yaşlarda bir bey, “Selamün aleyküm” diyerek bizi selamladı ve “bakın burada bir de Türk hamamı vardır” diye bize yol gösterdi. Belki beş on saniyelik bu görüşmede “Ben Türküm, gardaşlara selam söyleyin” dedi ve gitti. Ben de buradan o beyin selamını okuyuculara iletiyorum. Bugün bu hamam, sanat galerisi olarak kullanılıyormuş.
Gostivar’a giden yol üzerinde bulunan Harabati Baba tekkesine maalesef vakit olmadığı için uğrayamadık. Çünkü aynı gün program gereği Ohri’yi de görmemiz gerekiyor. Tekke 15. yy’da Sersem Ali Baba tarafından kurulmuştur. Rivayete göre Macaristan’a yapılan bir seferden dönerken vezir Server Ali Paşa, buraya uğramış ve buradan çok etkilenmiştir. Rütbelerini söküp atmış, dünya nimetlerinden uzaklaşmış ve derviş olmuştur. Böyle bir tercihte bulunan Paşaya halk “Sersem Baba” demişler. Tekkenin kurucusu Sersem Ali Baba bir zaman sonra İstanbul’a çağırılır. O gittikten sonra yerine Harabati baba geçer ve tekke Harabati Baba tekkesi olarak anılmaya başlar. Tekke, mescit, türbe, mutfak, ahır, ambar gibi birçok bölümden oluşuyormuş. Bugün ahır ve ambar kısmı müze olarak kullanılıyormuş.
Kalkan Delen, Şar Dağlarına sırtını yaslanan bir şehir olduğundan bu dağdan hiç bahsetmemek haksızlık olur. Bu konuda sözü işin ehli Üsküp’lü yazar Leyla Şerif Emin’e Hanım’a bırakalım. “Bu dağ silsilesinde birçok doruk noktası var. En yüksek yeri “Büyük Türk Tepesi” olarak anılan 2747 metrelik yükseklikteki tepedir. Bu tepenin dışında Küçük Türk Tepesi, Bakırdan Tepesi, Bistra Tepesi, Lyuboten Tepesi, Baba Hasancık Tepesi gibi iki bin metre yükseklikte, bir kısmı Kosova bir kısmı Makedonya sınırları içinde kalan tepeler var. Yüz büyük kaynak, 25’e yakın büyük akarsu, 39 dağ gölü de bulunmakta. Prizren’nin Akdrin deresine dökülen su ile Vardar nehrine dökülen Vrutok kaynağından çıkan su da Şar Dağlarından gelir. Avrupa’nın en bereketli dağ bölgelerinden biridir Şar Dağı.”
Alaca camiinin sanat tarihi ve İslam medeniyet tarihi açısından değerlendirilmesi gerektiğini düşünerek Kalkan Delen’den Ohri’ye gitmek üzere ayrılıyoruz.

Ohri

Üsküp’ten Ohri’ye otobüsle normal şartlarda iki saat kırk beş dakikada gidilebilir. Eğer yolda başka yerlere uğranırsa ya da yol bakım ve onarımına rastlanırsa, bu süre haliyle uzayacaktır. Yol bakımına rastlanırsa, yollar dar olduğundan araç geçişine tek taraflı izin veriliyor ve bir taraf beklemek zorunda kalıyor.
Üsküp Ohri arasındaki yolun bazı kısımları oldukça virajlıdır. Kıvrımlı yollardan dağın zirvesine çıkılıyor, sonra tepelerden aşağıya doğru yine virajlı yollardan Ohri’ye ulaşılıyor. Ohri’ye girerken sağda küçük bir havaalanı vardır. Özellikle yerleşim birimlerini geçerken yol kenarlarındaki kırmızı ve sarı erikler dikkat çekecek kadar olgunlaşmıştır.
Ohri, M.Ö. IV. yy’a dayanan bir yerleşim mekânı olarak farklı uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Kuzeyden gelen Slavlar, 6. yüzyıldan itibaren neredeyse tüm Balkanlara yayılırlar. Önceleri konar göçer olarak yaşayan bu Slav halkı, zamanla yerleşik hayata geçmeye başlar. Pagan inanışlarını 9. yüzyıla kadar koruyan Slavlar, bu yüzyılın ortalarından itibaren Hristiyanlık ile tanışırlar. Hristiyanlığı Slavlar arasında yaymak için görevlendirilen iki keşiş bu işe Slav diline uygun bir alfabe geliştirmekle başlarlar. Bizans İmparatoru’nun emriyle Selanik’ten Ohri’ye gelen Aziz Kyrillos ve Aziz Methodios kardeşler, Yunan ve İbrani alfabesinden yararlanarak Kiril Alfabesi’ni oluştururlar. Başlangıçta 43 harf olan alfabe, zaman 30 harfe kadar indirilir. Bu iki kardeş Kiril Alfabesi’ni oluşturmak ve Slavlar arasında Hristiyanlığı yaymak için uzun yıllar Ohri’de kalırlar. Bu nedenle Ohri sadece Makedonlar için değil, tüm Slavlar için kutsal bir yer kabul edilir. Bu iki kardeşin heykeli göl kıyısında yerlerini almıştır.
Ohri, Makedonya’nın Güneybatısında Arnavutluk sınırında bulunan Ohri Gölü (Ak Göl) kıyısında yer alan bir şehirdir. Ohri 1385 yılında I. Murat Döneminde, Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılır. Osmanlılar Ohri’ye yerleşerek var olan kiliselerden Aya Sofya kilisesinin bir kubbesine küçük bir minare, iç kısmına da mihrap ve minber yerleştirerek bir fetih nişanesi olarak camiye çevirirler. Diğer kiliseler ise Hristiyanların mabedi olarak bırakılır. Osmanlıların ilk yerleşim yeri kale içinde olur. Zamanla surların dışına çıkarak düzlük alanda mahalleler kurarlar. Camiler, mescitler tekkeler ve zaviyelerle fetih üzerinden henüz yüzyıl geçmeden Ohri bir İslam merkezi haline gelir. Ohri’nin tabiat güzelliği yanında tarihi zenginliği de kayda değerdir. Evliya Çelebi, 1662 yılında Ohri’yi ziyaret ettiğinde aşağı şehir olarak adlandırdığı yerleşim biriminde 17 mahalleden onunun Müslüman, yedisinin ise Hıristiyan mahallesi olduğunu belirtir. Evliya Çelebi, tarihî eserlerden söz ederken, 17 cami, 17 mahalle mescidi, iki medrese, 7 mektep, 3 imaret, 3 han, 77 hamam, 150 dükkânın bulunduğu çarşı ve bedesten, 7 kahvehanenin varlığından bahsetmiştir. Bugün bunların pek çoğu yerinde yoktur. Osmanlı Dönemi’nden kalan 10 adet cami ile Haydar Paşa, Sinan Çelebi ve Pir Mehmet Hayati’ye ait türbeler, bir hamam, iki mescit, bir saat kulesi, Osmanlı sivil mimarisinin izlerini taşıyan geleneksel Türk evleri ile Ohri Çarşısı, o döneme şahitlik eden tarihi Türk-İslam eserleridir.
Ali Paşa Camii, Ohri Çarşısı içinde ünlü Çınar ağacına yakın bir yerde bulunmaktadır. 1573’te Süleyman Paşa tarafından yapılan cami, 1823’te Belgrad veziri olan Maraşlı Ali Paşa tarafından onarımı yapıldığı için onun adıyla anılır. Cami bugün Ohri şehir merkezinde yer alan çarşı içinde dükkanların arasında kalmıştır.
Emin Mahmut Camii, Bu cami mimari özellikleri açısından Ohri’de çok az rastlanan camiler arasında yer alır. Cami bugün Ohri-Struga yolu üzerinde eski bir hamam karşısındadır. En son 1996’da tadilat görmüş olan cami, günümüzde ibadete açık durumdadır.
Hacı Turgut Camii, Cami dıştan bir bina görünümündedir. Sade bir yapıdır.
Zeynelabidin Paşa Camii (Tekke Camii), Tekke Camii, 16. yüzyılda Zeynelabidin Paşa’nın bağışlarıyla yaptırılmıştır. Ayrıca semahane, sohbethane, mescit, misafirhane ile birlikte yüksekliği ile dikkat çeken minaresi dikkatleri üzerine çeker. Caminin sol tarafında, Hayatiyye kolunun kurucusu olan Pir Mehmet Hayati Halveti’nin türbesi yer almaktadır. Ohri’deki Halveti Hayati Tekkesi, tasavvufi bir merkez olmasının yanı sıra, Ohri ile etraftaki şehirlerin sosyal ve kültürel hayatında oldukça etkili olmuştur. Bu tekkeden yetişen şeyhler Struga, Kırçova, Manastır, İştip gibi şehirlerde Halveti tekkeleri kurmuşlardır.
Haydar Paşa Camii ve Türbesi, 1456’da inşa edilmiş olup, Ohri’nin en eski camilerindendir. Caminin sağ tarafında bir de türbe bulunmaktadır. Türbede Haydar Paşa’nın da içinde bulunduğu üç derviş yatmaktadır.
Sinan Çelebi Türbesi, Bu türbe, İmaret Tepesi veya Plaoşnik olarak bilinen ve bugün kullanım hakkı Aziz Kliment ve Panteleymon Manastırı’na ait olan alanda yer almaktadır. Osmanlı hakimiyeti döneminde İmaret Camii’nin hibe edici sahibi olarak bilinen Sinâneddin Yusuf Çelebi’nin türbesi, günümüzde açık olarak kilise avlusu içerisinde yer almaktadır. 1948 yılında İmaret Tepesi olarak adlandırılan yerde yaşayan Türkler bölgenin milli park ilan edilmesinden sonra başka yerlere taşınmak zorunda kalmıştır. UNESCO 1967 yılında İmaret Tepesi’ni ve aynı alanda yer alan Sinan Çelebi Türbesi’ni koruma altına alırken, camiyi koruma altına almamıştır. Cami 2000 yılında yıkılmış ve yerine tekrardan Aziz Kiliment ve Panteleymon Manastırı inşa edilmiştir.
Aziz Naum Manastırı (Sarı Saltuk Türbesi), Buranın Balkanlarda İslam dininin yayılmasında önemli yeri olan Sarı Saltuk’un türbesi olduğuna inanılır. Bugün Aziz Naum Manastırı olarak kullanılmaktadır.
Struga Yolundaki Mescitler, Osmanlıların Ohri’de inşa ettiği camiler dışında iki mescid bulunur. Bu mescitler, Ohri’den Struga’ya doğru giden cadde üzerindedir. İlki, Zeynelabidin Paşa Camii’nden sonra sol tarafta kalan yamaç üzerindeki mescittir. İkincisi ise, yine Struga yolunun Ohri’den çıkış noktasındaki bir düzlüğün ortasında yer alan mescittir.
Ohri Voska Hamamı, Osmanlı Dönemi’ne ait görkemli bir eser olan ve günümüzde mevcut yapısını korumuş olduğu görülen bu hamamın 17. yüzyılın ilk yarısında inşa edildiği düşünülmektedir. Bu hamama da Tika el atmıştır. Günümüze kadar ayakta kalabilen Ohri’deki tek Türk hamamıdır.
Ohri Saat Kulesi, Ohri Kalesi’nin doğusundaki bir bayırda yer alan Saat Kulesi, 1726’da İşkodralı Çavuşdere Süleyman Ağa tarafından yapılmıştır.
Anlatıldığına göre Ohri’nin gölünün incisi meşhurmuş. Gölün bir kısmı Arnavutluk’a bir kısmı ise Makedonya devletine aittir. En derin yeri 288 m, en geniş yeri 14 km’dir. Suyunun içilebildiğini söylüyorlar. Ohri’nin eski evleri dışardan Türkiye’nin Safranbolu evlerini andırıyor, fakat iç mekânlarının farklı olduğu söylendi. Gölün kıyısındaki meydanda (liman) heykeller vardır. Cumartesi günleri sahilde müzikli eğlenceler düzenliyorlarmış, orada görevli olanların ikindi sularında çarşıdan milli kıyafetleriyle geçişlerine rastlayabilirsiniz. Daha önce vapura veya tekneye binen biri için Ohri gölünde yapılan tekne turunun hiçbir anlamı yoktur. Sadece şehri göl cephesinden bir bütün olarak görebilirsiniz, onun dışında size katacağı pek bir şey yoktur.
Türk mahallesinde bulunan 15. yy. eserlerinden Zeynel Abidin Paşa Camii ve Pir Mehmet Hayati Hazretleri Halveti Dergâhı ve türbesini ziyaret etmek için avlu kapısından giriyoruz, fakat bütün kapıların kapalı olduğunu görüyoruz. Hiç kimseyi bulamıyoruz. Soracak kimse de göremediğimiz için izimizin üstüne geri dönüyoruz. Sonradan burada sadece cuma namazları kılındığını öğreniyoruz. Buranın restorasyonu 2012 yılında Tika tarafından yapılmıştır. Aynı sokakta biraz ilerledikten sonra solda karşımıza küçük bir mescit çıkıyor. Fakat ne bir ad ne de bir tabela görebildik. Ama güzel bir uygulamaya şahit olduk. Girişte tek kişinin abdest alabileceği bir lavabo, hemen yanın da iki sepet var. Sepetlerden birinde temiz havlular, diğerinde ise kurulandıktan sonra atılan kirli havlular vardır. Sokaktan geçerken dükkanların bir kısmında döner, berber gibi Türkçe tabelalar vardı.
Çarşı içerisindeki bu sokak Türk Çarşısı adıyla tanınmaktadır. Çarşıda çok sayıda turistik acente, kitapçı, hediyelik eşya dükkânları, elektronik eşya dükkânları, butikler, ayakkabı ve berber dükkânları ile meşhur Ohri incisinin satıldığı dükkânlara rastlanır. Çarşının devamında ise Ali Paşa Camii görülmektedir. Limana doğru çarşının başladığı meydanda asırlık büyük bir çınar ağacı, hiç kimseyi ayırt etmeden herkesi gölgesine topluyor ve kucaklıyor. Rivayete göre ağaç 8 asırlıkmış, eskiden içindeki boşlukta berber ve kahve dükkânı varmış.
Güneş batıya doğru iyice döndü. Güneş yakmaz oldu. Ağaçların gölgesi iki üç katı uzadı. Biz de artık Ohri’den Üsküp’e dönüyoruz. Yola çıktıktan sonra uzun süre ovada ilerliyoruz. Yol üzerinde ova köylerine şahit oluyoruz. Tarım arazilerini solumuzda bırakarak devam ediyoruz, fakat sağ tarafımızda ormanlık tepeler başlıyor. Yol kenarlarında yer yer üzüm bağlarına rastlıyoruz. Sonra dağların arasına giriyoruz, artık güneş sadece dağların tepelerinde gözüküyor. Gelirken aşağı doğru indiğimiz yollar şimdi karşımıza rampa olarak çıkıyor. Tepelere tırmanıyoruz, bir müddet sonra tekrar düz bir ovaya iniyoruz ve meskûn mahallerden geçiyoruz. Cadde boyunca ıhlamur ağaçları bizi selamlıyor. Bazı evlerin önünde asılı Arnavut bayrakları dikkat çekecek kadar fazladır. Tren raylarına paralel epeyce ilerliyoruz. Buradan geçerken minarelerin çokluğu insanların dini inançları hakkında bir şifre gibiydi. Buranın evleri villa tipinde albenisi yüksek evlerdi. Düzlük bitiyor ve tekrar ormanlar başlıyor. Güne çoktan menziline dönmüştür. Karşıdan gelen araçların farlarını yakmış olduğunu fark ediyoruz. Sağlı sollu ormanlar içinde kaybolup gidiyoruz. Kıvrımlı yollardan döne döne zirveye çıkıyoruz ve zirvede bir ihtiyaç molası veriliyor. Temiz bir wc bulmak bir yana, sıra bulabilirsen şanslısındır. Artık Üsküp’e doğru inişe geçiyoruz. Yatsı vaktinde otelimize ulaşıyoruz.
Hülasa, Osmanlı Makedonya’nın her bölgesinde insanlara hizmet veren kurumlar inşa etmiş ve bunu uzun zaman idare etmiştir. Fakat Osmanlı çekildikten sonra Makedon topraklarının bir kısmı Yunanistan’a, bir kısmı Bulgaristan’a ve bir kısmı da Sırbistan’a verilmek suretiyle Makedonya Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Arnavutluk ile sorunlu hale getirilmiştir.
Saatlerle sınırlı bu gezi vesilesiyle Üsküp, Matka, Kalkan Delen ve Ohri’yi gözlemleme imkânı buldum. Gördüklerim beni şöyle düşünmeye sevk etti. Avrupa medeniyetine mensup milletler, ne kadar önem atfettikleri insan varsa hepsinin heykelini meydanlara dikmişler. Bu Avrupa’nın bir pagan kültürü yansımasıdır. Türk milletinin çok köklü kitabeler kültürü vardır. Hala kitabelerin bir kısmı Türkistan coğrafyasında keşfedilmeyi bekliyor. Bu güzel uygulama neden devam ettirilmez! Tarihe malolmus önemli şahsiyetlerimiz anısına onları anlatan kitabeler dikilse şehir meydanlarına hem kadim geleneğimizi devam ettirmiş, hem de insanları bilgilendirmiş oluruz.

BULGARİSTAN

Sofya 29 Temmuz 2018
Üsküp ile Sofya arası yaklaşık dört sattır. Yolların Sofya’ya kadar iyi olduğu söylenemez. Makedonya sınırları içinde belli bir kesim hem dar hem de virajlıdır. Gümrüğü geçtikten sonra küçük yerleşim birimleriyle karşılaşırsınız. Bazen ekilmemiş boş tarlalarda başı boş dolaşan atlar görürsünüz. Yine yol boyunca Ayçiçek ve Mısır tarlalarını seyrederiz. Ayçiçekler sapsarı çiçek açmış ve hepsi saatin üç tarafına bakıyordu.
Sofya’ya doğru ilerlerken geçilen kasabaların bakımsız evleri dikkatten kaçmıyor. Sıvaları dökülmüş, balkon demirleri paslanmış, kiremitleri kırılmış ve yosun tutmuş evler, Avrupa Birliği kriterlerine nasıl uygun kabul edilmiş olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Türkmenistan’da bir Türkmen evinin balkonunda asılmış olarak gördüğüm uzun boynuzlu bir geyik kellesini Sofya’ya giderken yol kenarındaki bir evin balkonunda da gördüm. Türkmenler nazar değmesin diye asarlar, fakat Bulgaristan’daki bu ev sahibi niçin asmış bilemem.
Sofya Bulgaristan’ın başkenti ve en büyük şehridir. Yedi milyonluk Bulgaristan’ın yaklaşık, 1.3 milyonu Sofya’da yaşamaktadır. Şehre girer girmez, Sovyetleri bilen biri, Sovyet etkisini hemen fark eder. Geniş caddeler blok yapılar, binaların mimari özelliği, elektrikli otobüsler ve raylı sistemler Sovyetlerin Bulgarlara tesiri olarak değerlendirilebilir.
Bugün Sofya meydanı devasa hükumet binalarıyla ve kiliselerle bir gövde gösterisi yapar gibidir. Çünkü o kadar büyük ve birbirine yakın kiliselerin gerçekten bir ihtiyaçtan yapıldığını sanmam. Zira kiliselere devam eden o kadar insan bulmak çok zordur. Üstten bakıldığında Alexander Nevsky Katedrali ve komple meydan bir asma kilidi andırı. Bu eserin 1877-1878 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı’nda savaşan Rus askerleri anısına yapıldığı söylenir. Elli üç metre yüksekliğinde, küçük kubbeleri yeşil, en büyük kubbesi sarıdır. Bu kubbenin altın kaplama olduğu söyleniyor. Büyük bir meydanın ortasına kondurulmuş ve meydan da adını bu yapıdan almıştır.
Tesadüfen Şenol Hocayla karşılaşıyoruz. Kadı Seyfullah Efendi Camisinin bahçesinde, bir grup arkadaşıyla oturuyor. Selam veriyorum ve o civarda yemek yiyebileceğimiz bir mekânın olup olmadığını soruyorum. Gencin üstü başı, saç sakal tıraşı gayet bakımlı olduğunu gösteriyor. Kendini tanıtıyor, “ben Şenol Hoca, Kadı Seyfullah Efendi Camisinin baş imamıyım” tokalaşıyoruz ve karşılıklı memnun olduğumuzu söyledikten sonra Caminin vakfının karşı caddede lokantası olduğunu ve orada gönül rahatlığı ile yemeklerimizi yiyebileceğimizi söyledi. Hocayı bulmuşken sorularım peşkeşe geliyor. Sofya’da başka cami var mı?
-Hayır ibadete açık tek cami burasıdır. Bazı apartmanların altına Arap destekli mescit açılan yerler de vardır.
Sofya’da cami olarak yapılmış fakat şimdi kapalı olan camiler var mı neredeler?
-Burası var, ibadete açık, buranın dışında Mahmut Paşa camii var, onu müzeye çevirmişler, şimdi müze olarak kullanılıyor. Gül camisi ve Kara camii var, onlar da kiliseye çevrilmişler.
Peki Sofya’daki Müslümanların ibadeti için bu cami yeterli midir?
Vakit namazları için sıkıntı yok, fakat cuma ve bayram namazlarında bu caddeler dolup taşıyor.
Buralı mısınız, nerden mezunusunuz?
– Ben Kırca Aliliyim, İmam Hatip lisesini de Yüksel İslam Enstitüsünü de burada okudum.
Beş vakit ezan okuyabiliyor musunuz?
-Sabah ve yatsı ezanları okunmuyor, diğer vakitler de ses kısılarak okunuyor.
Şenol Hocayla daha konuşulacak çok şey var, fakat vakit sınırlı olduğu için fazla sohbet edemiyoruz. Vedalaşıp ayrılıyoruz.
Bulgaristan, Osmanlı topraklarına en erken katılan yerlerdendir. Osmanlı Devleti’nin Bulgarlar ile ilk münasebetleri I. Murad döneminde Edirne ve Filibe’nin alınması sonrası başlar. Bulgaristan 1396 Niğbolu zaferi sonrası Osmanlı topraklarına katılır. Sofya ise daha önce 1385 yılında Osmanlı hâkimiyetine girer. Bulgaristan, tamamen Osmanlı egemenliğine girmesi üzerine Sofya sancak merkezi yapılır ve Sofya Osmanlı şehirleri arasında en az sorunlu şehir olarak kabul edilmiştir. Bundan dolayı belgelerde “Saadetli Sofya” ifadesi kullanılmıştır. III. Murad döneminde tutulan tahrir defterine göre Sofya’nın 39 mahallesi, iki zaviyesi ve iki de cemaati vardır. Bu mahallelerden 21’nde yalnızca Müslümanlar oturmaktadır. Sofya şehrinde (1520-1530) 471 hane Müslim 238 hane Gayrimüslim kayıtlıdır. 1530 yılında Sofya’nın 32 mahallesi vardır. Bunlardan 18 tanesi Müslüman mahallesidir. 1500’lü yılların sonlarına doğru ise mahalle sayısı tekrar 38’e yükselmiştir. Mahalleler dışında iki zaviye ve iki cemaat ile birlikte Sofya merkezinde 1.390 hane ve 29 mücerret (bekâr) kayda geçirilmiştir. Sofya’nın nüfusu sürekli bir artış göstermesinin sebebi yeni yurt ve otlak arayan Türkmenlerin bölgeye gelmeleri denilebilir. Sofya, Osmanlı idaresine girdikten sonra Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki en önemli şehirlerinden birisi haline gelir. Osmanlı ordusu Avrupa üzerine sefere çıkacağı zaman çoğunlukla Sofya’yı bir üs olarak kullanır.
Osmanlı döneminde tüm Balkanlarda olduğu gibi Sofya’da da yoğun bir imar faaliyetine girilir. Şehirler imar ve ihya edilirken yeni yerleşim mekanları kurulur. Bugün Sofya’da bulunan kasaba ve köylerin birçoğu Osmanlılar tarafından imar edilmiş veya kurulmuştur. Osmanlı Bulgar coğrafyasında yollar, çeşmeler, köprüler, camiler, medreseler, kütüphaneler, tekkeler, çarşılar olmak üzere ardında pek çok eser bırakmıştır. Osmanlı kültür mirası, mimari eserlerle sınırlı değildir; Balkan topraklarında yerleşen Müslüman-Türk gruplar, beraberlerinde halk ve tasavvuf edebiyatını, çeşitli sanat dallarını, yeme-içme kültürünü, kısaca Müslüman-Türk medeniyetinin bütün unsurlarını bu bölgeye taşımışlar ve günümüze kadar da yaşamasını sağlamışlardır. Sofya, Osmanlı idaresine girdikten sonra buraya birçok eser yapmışlardır. Fakat Osmanlı idaresinden çıktıktan sonra Türk-İslam eserleri birer birer yok edilmiştir. Özellikle 93 harbinde Rus orduları komutanı, Sofya’yı görünce; “Bu minare ormanını yakıp yıkmalı” demeden kendini alamamıştır. Bugün Sofya’da bir cami ile Şumnu’da birkaç cami ayakta kalabilmiştir.
Osmanlı’nın açtığı medreseler de şunlardır. Sofu Mehmet Paşa Medresesi, Mevlâna Alaeddin Medresesi, Sakallızâde Hacı Ahmet Medresesi, Hacı Ahmet Medresesi, Harmanlı Medrese, Sadrazam Siyavuş Paşa Medresesi, Benli Kadı Medresesi, Koca Mustafa Paşa Medresesi, Karatekke Medresesi.
Cami, Mescit ve Namazgâhlar: Osmanlı Sofya’ya birçok cami namazgah ve mescit yapmıştır. Örneğin Siyavuş Paşa Camii: VI. Yüzyılda kilise olarak inşa edilen yapı Osmanlı döneminde camiye çevrilmiştir. Koca Mahmut Paşa Camii: 1444-1456 senelerinde Rumeli Beylerbeyi olan Koca Mahmut Paşa, tarafından yaptırmıştır. Mehmet Paşa Camii: Sofu Mehmet Paşa tarafından 1548’de yaptırılmıştır. Cami siyaha yakın granit taştan yapıldığı için “Kara Cami” de denmiştir. Caminin mimarı Mimar Sinan’dır. Cami külliyesi ve müştemilatı ile Sofya’nın üçüncü büyük yapısıdır. Caminin etrafında kütüphane, imaret, hastane, hamam ve kervansaray olmasına rağmen bu yapılardan sadece cami günümüze kadar gelebilmiştir. Banyabaşı Camii: Kadı Seyfullah Efendi isimli bir hayırsever tarafından 1567 yılında yaptırılmıştır. Yaptıranın isminden dolayı Seyfullah Efendi Camii olarak anılır, ancak halk etrafında abdesthane ve hamam olduğundan “Banyo başı” adını koymuşlar ve böyle yerleşmiştir. Gül Camii, Cafer Çelebi Camii, Hacı Bayram Camii, Sungurlar Camii, Cami-i Kebir, Mustafa Bey Camii, Yahya Paşa Camii, Karadanişmend Camii, Fethiye Camii, Cami-i Hoca Abdi, Cami-i Atik ve Sakallızâde Hacı Ahmed Ağa Mescitleri, Fatih Mescidi. Namazgâh olarak da Sofya şehir merkezinde Pazar yeri olarak kullanılan meydanda bir namazgah olarak yapılmıştı. Bu eserlerin dışında Sofya’da daha birçok Osmanlı dönemi Türk eseri varmış, fakat bunlardan birçoğu günümüze ulaşmamıştır. Mesela Sofya Bedesteni maalesef günümüze ulaşamamıştır.

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top