search
top

Metrobüsün Penceresinden

Metrobüsün Penceresinden…

Günlük kullandığımız kelimeler arasına yeni katılan bir kelimedir metrobüs. Bir iki yıl öncesine kadar hiç kimsenin ağzından bu kelime duyulmazdı. Fakat şimdi dilimize nerdeyse pelesenk oldu. Minibüsteyseniz, “Şoför Bey, metrobüse kadar kaç para?”, duraktaysanız “Buradan metrobüse otobüs geçer mi?”, yoldaysanız “Ben merobüse nasıl gidebilirim?” gibi soruları çok sık duyarsınız. Hele Söğütlüçeşme-Avcılar hattında her gün seyahat ediyorsanız kulağınız aşinalık kazanır ve bu kelimeyi fazla yadırgamazsınız.

Peki, metrobüs ne demektir?  Öncelikle ithal bir kelime olduğunu belirtelim. Batı kökenli olan “Metro”, yer altı treni,“bus” da otobüs demektir. Metrobüs ise metro ile otobüsün birleşiminden ortaya çıkan, -fakat bildiğimiz ne metro ne de otobüs- bir çeşit toplu taşıma aracıdır. 

Ben bu aracın özelliklerinden bahsetmeyeceğim. Bu hattı kullanan insanlar her gün farklı farklı olaylara şahit olurlar. Örneğin metrobüsün içinde bağıra bağıra telefonla konuşanlar, çatılmış kaşlarla ayakta dikilen hamile veya yaşlılar, oturduğu koltukta uyuma numarası yapan gençler, tepesinde saygısızca çene patlatan kişilere çevrilen sert bakışlar, gazete veya kitabını okuyan birinin sayfalarına zumlanan gözler, metrobüse binerken oturabilmek adına genç-yaşlı, kadın-erkek fark etmeksizin koltuk kapmacalar, o olaylardan sadece birkaç tanesidir. Ben bunlardan bahsetmeyeceğim. Duraklara göre yolcu profilinin değişmesinden de bahsetmeyeceğim. Ben sadece Uzunçayır-Acıbadem durakları arasından bahsedeceğim. Bir iki dakikalık çok kısa bir mesafeden…

Uzunçayır metrobüs durağından metrobüse bindiğiniz zaman muhtemelen oturma şansınız olmaz. Çünkü Söğütlüçeşme’den metrobüsler genelde dolu gelir. Uzunçayır’dan binip metrobüsün sağ tarafında ayakta durabilecek bir yer bulup elinizi de bir yerden tutarak kendinizi güvene alabilirseniz, şanslısınız. Metrobüs biraz ilerleyip Ataşehir sapağını geçtikten sonra, eğer pencereden yol kenarını izleyebiliyorsanız, Acıbadem durağına kadar muhteşem bir manzara görürsünüz. İstanbul’da çoğu yer beton yığınlarıyla örtülü olduğu için bu tür yerleri görmek istisna bir durumdur. Elbette İstanbul’un çok güzel yerleri vardır, fakat o yerlerden ancak İstanbul’u yaşayan kimseler nasiplenebilir. Oysa bir de İstanbul’da yaşayanlar vardır. Onlar da ya bir pencere kenarından ya da ücra bir köşeden gördükleriyle yetinirler. Bu da balı kavanozun dışından yalamak gibi bir şeydir.

Bu bahsettiğim yerin henüz yeşili yok edilememiş. Toprağı ağaçları, çayır çimeni, kuşları hep bir arada görebilirsiniz. Kısaca buranın tabii güzelliği hala yerindedir. Sabahın serinliğinde yol kenarındaki çam, ardıç, sedir, yaban kavakları ve bodur meşeler sanki sizi selamlarlar. Hafif bir rüzgâr esintisiyle size el sallarlar. Gövdeleri beden, dalları kol, olur ve adeta kucaklamak ister sizi. Pembe ve beyaz çiçeklere bürünen taze erik ağaçları gelinlik giymiş kız gibi salınır durur karşınızda.

Bu güzelliklerin ötesinde olan başka bir güzellik ise papatyalardır. Martın yirmisinden sonra havanın ısınmasıyla ağaçların altında ve çalıların aralarında pare pare kırağı yağmış gibi bembeyaz papatyalar müstesna bir güzellik katar buraya. Nevruz ayındaki o güzelim papatyalar insanın gönlünü cuşuhuruş eder. Ağaçtan ağaca uçan kuşlar, çiçekten çiçeğe konan kelebekler insanı alır götürür Anadolu dağlarının eteklerine. Bir tablo gibi canlanır insanın hayalinde.

Dağların bağrında

Erguvanlar açar

Mor eteklerinde

Sığırcıklar uçar.

**

Bin bir böcek konar

Beyaz üçgüllere.

Meskendir bu diyar

Sarı bülbüllere.

**

Savrulur ovada

Renk renk kelebekler.

Dağların zirvesi

İlkbaharı bekler.

**

Dağ tepeleri kar

Ovalarda bahar

Kar bahar iç içe

Hangi ülkede var?

**

Benim eşsiz yurdum

Ben seninle varım.

Benim senden başka,

Yoktur tek diyarım.

Akşam dönerken aynı yere baktığınızda farklı bir manzarayla karşılaşırsınız. Akşam güneşin süzülmesiyle yol kenarındaki ağaçların altına çekilip kafa demleyenler ilişir gözlerinize. Gazeteye sarılmış şişeleri dikerler tepelerine. Fakat bu, arı duruluğun, temizliğin ve saflığın sembolü beyaz papatyaların üzerine bir siyah leke gibi düşer. Ya acımadan papatyaları koparan çiçek avcılarına ne demeli. Onlar da hızlı hızlı yoldukları papatyaları doldururlar ellerindeki torbalara. O papatyalar kimlerin gönüllerine köprü olur, hangi sevgilinin elinde son nefesini verir veya bir vazo içinde can çekişir bilinmez.

Görünen ve bilinen bir şey vardır, o da kimisi serhoş birilerinin ayakları altında ezilen, kimileri de bıçak gibi acımasız ellerin saldırısına uğrayan papatyalar. O kar beyaz papatyalar akşama doğru bu talihsizlikleri her gün yaşarlar. Onlar ömürlerinin sonuna kadar doyasıya yaşamalıydılar. Zaten kaç günlük ömürleri var ki…

Bence bu manzarayı görüp seyredenlere yaşattıkları keyifli bir iki dakika, onların yaşaması için fazlasıyla yeterli sebepti. Belki bir kaç yıl sonra bu manzara da görülemeyecektir metrobüs penceresinden… ekremözbay

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.

top